Bu dergideki yayınlar

4 →
  • ArticleYayıncıda açık erişim2025
    Tasarruf Finansman Sözleşmesinde Şirket, Katılımcı ve Fon Arasındaki İlişkinin İslam Hukuku Açısından Tahlili

    Turan, Muhammed Fatih

    Günümüzde geleneksel bankaların faiz gelirine dayalı finansman sağlama veya mevduat kabul ederek faiz ödemesi yapma uygulamaları, faizli işlemlere girmek istemeyen bireylerin faizsiz finansman taleplerinin artmasına yol açmış ve alternatif yöntemlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu yöntemlerden biri, "elbirliği" adı altında gelişen ve daha çok konut ile taşıt edinmek isteyenler tarafından tercih edilen tasarruf finansman sistemidir. Uzun zamandan beri ülkemizde de uygulanan bu sistem, katılımcıların belirli bir plan dâhilinde ortak tasarruf yaparak finansman ihtiyaçlarını karşılamalarını esas almaktadır. Tasarruf finansman sözleşmesinin konusu konut, işyeri veya taşıt edinimi ile sınırlı olup, bir tarafta tasarruf finansman şirketi, diğer tarafta ise bu varlıkları faizsiz bir şekilde edinmek isteyen müşteri yer almaktadır. Bu sistemi diğer finansman modellerinden ayıran temel özellik, finansman kullanımının belirli bir tasarruf sürecine tabi kılınmasıdır. Bu şart, sistemin devamlılığını sağlamakla birlikte tasarruf finansman sisteminin diğer finansman yöntemlerinden farklılığını da ortaya koymaktadır. Tasarruf finansman sözleşmesi çekilişli ve çekilişsiz olarak iki ayrı şekilde yapılabilmektedir. Çekilişli sistemde çekiliş grupları oluşturulmak suretiyle tasarruf finansman sözleşmeleri düzenlenmekte ve noter huzurunda çekiliş yapılmaktadır. Çekilişte hak kazanan müşterilere zamanı gelince tahsisat yapılmakta ve borç bitinceye kadar müşterilerden aylık taksitler tahsil edilmektedir. Bu sistemde zorunluluk olmamakla birlikte peşinat alınabilmektedir. Çekilişsiz sistemde ise tasarruf finansman sözleşmesinde tahsisat tarihi önceden belirlenmektedir. Diğer sistemde olduğu gibi peşinat ödeme zorunluluğu bulunmamakla birlikte yüksek peşinat ödeyenler daha erken tahsisata hak kazanabilmektedir. Mevzuatta ve sözleşmede belirlenen şartların gerçekleşmesinden sonra tasarruf finansman şirketleri müşterilere tahsisat yapmaktadır. Tasarruf finansman şirketi, konut, işyeri ve taşıt sahibi olmak isteyen kişileri faizsiz bir sistemle bir araya getirerek, onların tasarruf ve finansman dönemlerini organize etmekte ve ödemelerini takip etmektedir. Şirketin bu hizmetlerine karşılık katılımcıların da organizasyon ücreti ödeme yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu sözleşme gereğince şirket tarafından alınan organizasyon ücreti ve şirket ile katılımcı arasındaki ilişkilerin fıkhi hükümleri uzun zamandır İslam hukukçuları tarafından tartışılmaktadır. Bu konuda yapılmış bazı çalışmalarda taraflar arasındaki hukuki ilişki, ivazlı hibe, karz, şirketü’l-mütenâkısa, vekâlet ve kira gibi farklı şekillerde ifade edilmiştir. Ancak sözleşmenin yapısı hakkındaki hukuki düzenleme öncesindeki belirsizlik, sözleşmenin fıkhi açıdan tam olarak değerlendirilmesini engellemiştir. Yakın zamanda gerçekleştirilen kanuni düzenleme ve yönetmeliklerle sektördeki şirketlere yönelik bazı yaptırımlar ve yükümlülükler getirilmiş, sisteme girmeyi amaçlayan vatandaşların sahip olduğu hakların korunması ve sektörün daha güvenli bir şekilde büyümesi hedeflenmiştir. Bu düzenlemelerle sistem hakkındaki bazı belirsizlikler ortadan kaldırılmış, sistemin faizsiz bir finansman yöntemi olduğu özellikle vurgulanmıştır. Yapılan bu hukuki düzenlemeler ile belirsizliklerin ortadan kaldırılması, sözleşmenin İslam hukuku açısından yeniden analiz edilmesini zorunlu kılmıştır. Bu saikle çalışmamızda tasarruf finansman sistemi, bireylerin konut, işyeri veya taşıt ihtiyaçlarını karşılamak için biriktirecekleri tasarrufları faizsiz organize bir yapıda değerlendirmeye çalışan modern alternatif bir kurum olarak incelenmiş, hukuki düzenlemelere göre tasarruf finansman sözleşmenin yapısı ortaya konulmuş ve İslam hukuku açısından hangi sözleşme veya sözleşmelere dayanabileceği tespit edilmeye çalışılmıştır. Konu çalışmamızda iki ana başlık altında ele alınmıştır. Birinci başlıkta tasarruf finansman sistemi tanıtılmış ve bu sistemin çekilişli ve çekilişsiz yöntemleri anlatılmıştır. İkinci ana başlıkta ise öncelikle günümüzde tasarruf finansman sistemi hakkında İslam hukuku açısından yapılan değerlendirme ve tespitler özetlenmiş, ardından İslam hukuku açısından bu sözleşmedeki şirket, katılımcılar ve fon arasındaki ilişkinin niteliği ortaya konulmaya çalışılmıştır. Sonuç olarak katılımcı, şirket ve fonun yükümlülük ve sınırları çerçevesinde birçok akdin (karma akit) özelliğini taşıdığı görülen tasarruf finansman sözleşmesinin hizmet, vekâlet, karz ve emanet akitleri üzerine temellendirilebileceği kanaatine varılmıştır.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleAçık Erişim2022
    Sekülerizm Tehdidi Altında Müslüman Toplumun Yıpranan Değerleri ve Kur’an

    Bayat, Ekrem

    Bu çalışma, küreselleşen dünyada modernite ile başlayan ve post-modernizme evrilen süreçte sekülerizm tehdidi ile karşı karşıya kalan toplumun durumunu konu edinmiştir. Sekülerleşme Latince saeculum kelimesinden gelmekte olup “asır-devir” anlamına gelmektedir. Bu kelimeye ilerleyen zamanlarda “dünya” veya “Tanrıyla uyuşmayan hayat” anlamları yüklenmiş ve en nihayetinde kilise hukuku ile sivil hukukun birbirinden ayrılması için kullanılmaya başlanmıştır. Avrupa, aydınlanma devrinden sonra bilimsel ilerlemelere şahit olmuş, kilisenin de haksızlıkları ve toplum üzerindeki baskılarından bunalmış bilim insanları bu ilerleme devam ettiği sürece dinin bu yükseliş karşısında dayanamayacağı ve mutlak bir gün yok olup gideceği tezini ısrarla savunmaya başladılar. Ancak bu kehanetler gerçekleşmediği için bir müddet sonra bu tarz söylemler, “insanlık sosyal evrimle teolojik dönemden sıyrılacak“ şeklinde ifadelere yerini bırakmıştır. İşte bu düşünce şekli bir müddet sonra sosyal bilimlerde “Sekülerleşme teorisi” ifadesi ile yerini aldı. Bu teorinin ana fikri: Modernleşme karşısında önce dinî kurumlar, sonra dinî pratikler ve en sonunda da dinî bilinç sosyal anlamını kaybedecekti. Genel anlamda sekülerizme yüklenen bu anlamlar gereğince insanoğlunun akıl ve gönül dünyasından Tanrı çıkarılmıştır. İşte Tanrı’nın hayattan çıkarılması ve âlemin kutsala ait tüm düşüncelerden arındırılması ile beraber, dünyevileşme adı altında hayatın Tanrı tarafından değil, çağın ve aklın gereklerine göre yeniden dizayn edilmesi şeklinde bir anlayış insanoğlunun gündemine girmiştir. Dînî düşüncenin, sosyal hayattan tamamen çıkarıldığı bir süreç olan sekülarizasyon ile dini olan her şeyin insan hayatı üzerinde olan etkisinin zayıflatılması ve etkisinin tamamen gerilemesi hedeflenmektedir. Amacımız modernitenin, günümüz toplumunun ahlaki ve îmânî hayatını nasıl etkilediğini tespit etmeye çalışmaktır. Zira modernite ile başlayıp post-modernite ile devam eden bu süreçte toplumsal yapı yeni bir insan tipolojisini beraberinde getirmiştir. Bu yeni insan tipolojisinin din ile manevi değerlere olan bakışı gün geçtikçe negatif özellikler göstermeye başlamıştır. Bu anlamda sekülerizm aklı, vahyin ve onun tebliğcisi peygamberin yerine ikame etmek sureti ile dini ve değerlerini itibarsızlaştırırken, akla sonsuz bir hareket alanı vermiştir. Bu durum insanı, vahyin karşısında son derece fütursuz bir ruh haline dönüştürmüştür. Bu uğraş, ilâhî olma vasfına sahip olan İslam’ın, insan üzerindeki etkisini kaybetmesine ve beşerî bir felsefe gibi algılanmasına sebep olacak, böylece İslam’ın, insanları dönüştürme kabiliyetine olumsuz etki edecektir. Buna ilaveten sekülerizm ve deistik bir Tanrı anlayışının egemen olduğu toplumsal arenada batılılaşma ve modernleşme adı altında kişisel çıkarlar, menfaatler ön plana çıkacak, bu ise hedonist bir anlayışa sahip yeni bir insan topluluğunun oluşumuna neden olacaktır. Vahyin olmadığı itikadî bir anlayış ile Tanrı sadece yaratıcı olarak işini yapmış kenara çekilmiş bir varlık olarak tasvir edilirken, akıl ise kendisine verilen sınırsız hareket alanı ile kaldıramayacağı bir yükün altına itilmiştir. Böylece insan, bu alan içerisinde kendi çıkar ve menfaat dünyasına göre yeni bir din, yeni bir ilah, yeni bir yaşam şekli oluşturmuş, kendisinin planladığı bu yeni duruma da din adını vererek seküler hayatı yaşam biçimi olarak seçmiştir. Elbette ki Kur’an’ın dolayısı ile İslam’ın seküler tehdide karşı bir çözüm önerisi bulunmaktadır. İslam’ın, seküler hayat anlayışı karşısında önleyici ve yönlendirici bir anlam taşıyan ahiret hayatını öne çıkardığı görülmektedir. Seküler hayatı Kur’an’ın literatürü ile anlamaya çalıştığımızda ona en yakın ifade el-Hayâtü’d-Dünya kavramıdır. Bu tabirde geçen “dünya” kelimesini etimolojik açıdan tahlil ettiğimizde salt arzuların, isteklerin tatmin edildiği bir mekândan daha ziyade bir manası olduğu görülecektir. Kur’an’a göre, dünya ve ahiret birlikteliği sayesinde, iman ve davranış ikilisinin tesis ettiği manevi duruş her iki hayatın aynı anda inşasını mümkün kılmaktadır. Diğer taraftan dünya hayatının geçiciliği, ahiret hayatının sonsuzluğu inancı, insanları devamlı çalışmaya, güzel davranışlar yapmaya, gelişmeye ve yeryüzünü birlikte en güzel şekilde imara teşvik ederken, dini, ahlaki, ictimai sapmaların ve adaletsizliklerin de önüne bir set gibi durarak belirtilen olumlu davranışların bir ömür boyu kalıcılığını da temin etmektedir. Dünya ve ahiret hayatının bütünlüğünü kavrayan, ölüm sonrası hayatın varlığına dair kat’i imana sahip olan her bireyde bir bilinç hali ortaya çıkmaktadır. Bu bilinç hali, insanların yapıp ettikleri her eylemi Allah ile ilişkilendirmesine kapı aralayacak, ölüm sonrası hayata olan iman ile de eylemlerde doğru-yanlış ayırımına dikkat ederek sürekli güzel olan davranışların yapılmasına zemin hazırlayacaktır. Kısacası, dünya-ahiret bütünlüğü seküler hayata karşı İslam’ın koruyucu tedbiri olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyleyse seküler hayat anlayışının olumsuz etkilerini ortadan kaldırmanın tek çaresi, Kur’ân’ın bütüncül hayat anlayışını fert ve toplumda yeniden canlandırmak olduğu söylenebilir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYayıncıda açık erişim2022
    Beyân ve Bedî‘ İlminde Tazmin Üslûbu

    Akyüz, Zafer

    Tazmîn, Arap dilinde özellikle de nahiv, tefsir, belâgat ve Kur’ân ilimlerinde oldukça önemli bir olgudur. Tarih boyunca birçok âlim buna ehemmiyet vererek kitaplarında titiz bir şekilde incelemişler ama ortak bir tanım yapmamışlardır. Bu üslûbun ilintili olduğu her bir ilim dalı için farklı tanımlar icra edilmiştir. Mesela nahivde tazmîn ‘bir harfi başka bir harfin yerinde kullanmak’ şeklinde tanımlanırken, belâgatte ‘belâgate ait bir faydadan dolayı veya iki fili birbirine yakınlaştırmak maksadıyla bir fiili diğerinin yerine kullanmak’, fıkıhta ‘insanın bir şeyin bedelini üstlenmesi’, şiirde ‘şairin başkasının sözünü alıp kendi şiirinde kullanması’, aruzda ‘ilk beytin manasının ancak kendinden sonra gelen beyit ile tamamlanması’ şeklinde tanımlanmıştır. Arap dili, belâgat ve tefsirle ilgili eserlerde tazmîn üslûbuna müstakil bir şekilde yer verilmemiş, farklı mevzularda kısmen veya dağınık bir şekilde temas edilmiştir. Nedeni ise tazmîn sanatının nahiv, beyân ve bedî‘ ilimlerinde yer almasıdır. Nahivcilere göre tazmîn nahvin ilminin, belâgat âlimlerine göre beyân ve bedî‘ ilminin, tefsircilere göre ise hem nahvin hem de belâgat ilminin konusudur. Genel anlamı itibariye kısaca “bir kelimenin iki kelimenin yerini tutması” şeklinde ifade edebileceğimiz tazmîn üslûbu, bir kelimenin birden fazla mana içermesi nedeniyle belâgat âlimleri tarafından beyân ve bedî‘ ilimleri içerinde ele alınmıştır. Beyân ilmindeki tazmîn bir lafza başka bir mananın verilmesi anlamına gelirken, bedî‘ ilmindeki tazmîn ise bir şairin bir başka şairin şiirinin beytinin tamamını veya bir kısmını alması manasına gelir. Tazmîn üslubu, lafızda incelik bildirmesi, mütekellimin meramını ifade ederken onu hataya düşmekten koruması, muhataba anlatmak istediğini mu’tâd olanın dışında kısaca anlatması ve anlatılanın geniş manalar içermesi bakımından önem arz etmektedir. Belâgat âlimleri tazmîn üslûbunun hakikat mi yoksa mecâz mı olup olmadığı konusunda farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Onlar tazmînin yerini belirlemede zorlanmışlardır. Tazmîn hakikat mi yoksa mecâz mı ya da ikisi arasında bir konumda mı? Belâgat ulemasından bir grup şu görüşü ifade etmişlerdir: Tazmîn hakikatin bir türüdür. Çünkü onların geleneğinde asıl olan lafzın hakiki manasında kullanılmasıdır. Ancak fer‘i olarak kullanılmaksızın asıl manaya uygun olan başka bir mana kastedilebilir. Ya da onun için başka bir lafız takdir edilir. Tazmîn kinâye ya da idmâr babından olmayıp aksine hakikat kabilindendir. Burada hakiki manası ile uygun düşen ve kastedilirken kendisine tabi olan başka bir mana hedeflenmektedir. İkinci grup belâgat uleması tazmînin hakikat ve mecâzın bileşimi olduğu görüşündedirler. Bu görüş, mezkûr lafzın kendi manasına ve karine ile hazfedilmiş lafzın manasına delalet etmesi dolayısıyla olmaktadır. Bu görüş, karinenin asıl mananın kastedilmesini engellemesini şart koşmayan usûlculere aittir. Üçüncü grup ise tazmîni hakikata mukabil mecâzın bir bölümü olarak ya da alakanın müşabehet haricinde bir şey olduğu mecâz-ı mürsel olarak kabul etmektedirler. Cümlede lafzın delaletini siyâk ya da lafzın varid olduğu makam belirler. Kelime veya lafzın kullanılmadan önceki manası ya mücerred ya da mutlak manadır. Lafız bu mutlak manadan çıkıp siyâka yani bu sözü duyan kimseye uygun olarak yeni bir manaya nakledildiğinde bu yeni bir mana olur. Buna göre belâgatteki tazmînin yerinin belirlenmesi lafzın siyâk ya da belâgat açısından hangi amaçla gelmişse ona göre şekillenir. Başka bir deyişle, lafzın cümledeki delaletine göre belirlenmesi en uygun metot olacaktır. Buna göre tazmîn, terkipte asıl mananın murad edilmesiyle hakikat ile asli mananın dışında farklı bir anlamın kastedilmesiyle de mecâzla ilintilidir. Zira tazmînde anlam yönünden bir kelime ile iki kelimenin kastedilmesi esastır. Tazmîn üslubu, hakikat ve mecâz ile ilintili olduğu gibi kinâye ile de ilintilidir. Zira kinâyede söylenen söz ile asıl manaya paralel olarak farklı bir anlam ifade etmek mümkündür. Kinâyede bir cümlede ifade edilen terkipte hem asli anlam hem de dolaylı olarak farklı anlam ortaya çıkıyorsa, tazmînde de durum bundan farklı değildir. Onda da bir kelime ile iki farklı anlam murad edilmektedir. Bu yönüyle tazmîn kinâyeden farklı düşünülmemelidir. Bedî‘ ilmindeki tazminde ise belâgat âlimleri, meşhur bir şairin beytinden alıntı yapmayı veya meşhur değilse bile bazı uyarıları dikkate alarak kısmen yapılan alımların şiire zarar vermeyeceği konusunda aynı kanaati paylaşmışlardır. Bu da tazmîn üslûbunun güzelliğini ve inceliğini ortaya koyması açısından oldukça önemlidir. İktibas ve tazmînden her biri Kur’ân-ı Kerim, hadis-i şerifler, nesir veya şiirden meşru alıntı çerçevesine giren terimler olduğundan bu tür alıntıları iktibas olarak isimlendirme konusunda birçok belâgat âlimi fikir birliği içerisindeymiş gibi görünse de iktibas ve tazmîn konusunda net bir tanım ortaya koymamışladır. Bunun temel sebebi de Kur’ân-ı Kerim’in şiirden tenzih edilmesidir. Zira Kur’ân-ı Kerim belli olduğu için şiirle karıştırılması mümkün değildir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleAçık Erişim2019
    The Theme of Fakhr in the Works of Jahiliyyah Period Poet al-Afwah al-Awdi

    Şen, Ahmet; Demir, Erdoğan

    Al-Afwah, whose real name was Salâ’a b. ‘Amr b. Mâlik b. ‘Avf b. al Hâris b. ‘Avf b. Munabbih b. Evd b. Sa’b b. Sa‘d el-‘Asîre was a member of the Madhhij tribe. He lived during the late Jahiliyyah Period. He was rumored to have died in 570 or 560. The word “fakhr” means that a person cares about his past; exalts, values and prefers somebody over others; and boasts with some characteristics. As a term, “fakhr” refers to the type of poem in which the poets boast with themselves, their tribes, ancestors, lineage, beliefs, religion, sect, disposition, their literary and political prowess, talents and virtues, and even with their personal items and wealth such as swords, armors, horses, or with their long life and life experience. The opinions are divided among Arabic literature scholars regarding the acceptance of “fakhr” as a standalone theme in poetry. Afwah’s “fakhr” poetry was generally based on his and his tribe’s achievements in warfare and his performance in the battlefield. In such poems, Afwah describes the warriors of his tribe with reference to their horse-riding skills, sword mastery, and courage. Outside of the battle, he refers to his and his tribe’s moral qualities, how he gives credit where credit is due, yet how he claims his rights even when he had to oppose strong and highborn people, how Northern Arabs were in the wrong and as a result, they were taught how to battle and how to ride horses, and how the tribe of Ewd would never take a hostile action lightly.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
Tam Kayıt
AlanDeğerDil
creativeworkseries.issn2667-7326
creativeworkseries.issn2667-6710
dc.date.accessioned2026-10-20T15:44:17.184228160Z
dc.date.available2026-10-20T15:44:17.184228160Z
dc.identifier.urihttps://rdlopen.rawdatalibrary.net/r/ebyu/25269
dc.rightsinfo:eu-repo/semantics/openAccess
dc.titleAmasya ilahiyat dergisi
dspace.entity.typeJournal