Bu dergideki yayınlar

14 →
  • ArticleYayıncıda açık erişim2026
    Yoğun bakım hastalarında akut böbrek hasarının mekanik ventilatörden ayırma üzerine etkisinin değerlendirilmesi

    Aydin, Emre; Aydin, Fatma Yilmaz; Kara, Ali Veysel; Kadiroğlu, Ali Kemal; Yilmaz, Zülfükar; Yilmaz, Mehmet Emin; Eynel, Eren; Yildirim, Yasar

    Arka plan: Akut böbrek hasarı (AKI), yoğun bakım ünitesindeki (YBÜ) hastaların %5–30’unu etkiler ve artmış mortalite (%40–90), uzamış YBÜ yatışı ve daha yüksek sağlık maliyetleri ile ilişkilidir. Akciğer ve böbrek hasarı arasındaki karşılıklı etkileşim giderek daha fazla tanınmakla birlikte, AKI’nin mekanik ventilasyondan (MV) ayırma sürecine etkisi yeterince araştırılmamıştır. Bu çalışma, YBÜ hastalarında AKI’nin MV’den ayırma sonuçları üzerindeki etkisini değerlendirmektedir. Yöntemler: Bu retrospektif kohort çalışma, Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesi’nde (2010–2015) yürütüldü. Solunum yetmezliği nedeniyle entübe edilen ve en az 48 saat mekanik ventilasyon (MV) altında kalan ≥18 yaş hastalar dâhil edildi. Kronik böbrek hastalığı, kronik akciğer hastalığı veya kalp yetmezliği olan hastalar ile mekanik ventilasyon başladıktan sonra AKI gelişen hastalar çalışma dışı bırakıldı. AKI, KDIGO kriterlerine göre serum kreatinin düzeylerine dayanarak tanımlandı (48 saat içinde ≥0.3 mg/dL artış veya 7 gün içinde ≥1.5 kat artış). Retrospektif veri yapısı nedeniyle idrar çıkışı verileri tüm hastalar için güvenilir şekilde mevcut olmadığından AKI tanımında kullanılmadı. AKI, yoğun bakım sürecinde elde edilen veriler temel alınarak değerlendirildi ve yoğun bakım yatışı sırasında gelişmiş kabul edildi. AKI tanısı olan 100 hasta ile AKI olmayan 100 hasta karşılaştırıldı; demografik veriler (yaş, cinsiyet), laboratuvar parametreleri (kreatinin, albümin, hemoglobin, pH, PaO₂, PaCO₂), SOFA ve APACHE II skorları, sepsis durumu ve ventilatörden ayırma sonuçları analiz edildi. İstatistiksel analizlerde Student t-testi, Ki-kare testi ve çok değişkenli lojistik regresyon kullanıldı. Çok değişkenli modelde AKI durumu, yaş, APACHE II skoru, SOFA skoru, albümin düzeyi ve sepsis değişkenleri yer aldı. Bulgular: Genel MV’den ayırma başarısı %28’di (56/200). AKI grubunda başarı oranı %13 iken AKI olmayan grupta %43 idi (p<0.001). AKI hastalarında kreatinin (2.99±1.3 vs. 0.78±0.22 mg/dL, p<0.001), APACHE II (28.2±5.4 vs. 22.3±4.6, p<0.001) ve SOFA skorları (10.1±3.1 vs. 7.7±2.7, p<0.001) daha yüksekti. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, AKI olmaması ventilatörden ayırma başarısı ile bağımsız olarak ilişkili bulundu (OR: 2.29, %95 GA: 1.03–5.13, p=0.043). Ayrıca, daha düşük APACHE II skoru da ventilatörden ayırma başarısı ile bağımsız olarak ilişkiliydi (OR: 0.901, %95 GA: 0.820–0.990, p=0.030). Yaş sınırda anlamlılık gösterirken (p=0.081), SOFA skoru, albümin düzeyi ve sepsis ile ayırma başarısı arasında bağımsız bir ilişki saptanmadı (tüm p>0.05). Sonuç: AKI, yoğun bakım hastalarında mekanik ventilasyondan ayırma sürecini anlamlı ölçüde olumsuz etkilemektedir. Hastalık şiddeti için düzeltme yapıldıktan sonra dahi, AKI ventilatörden ayırma başarısızlığının bağımsız bir belirleyicisi olarak kalmaktadır. AKI’nin erken tanınması, klinik yönetimi iyileştirebilir ve başarılı ventilatörden ayırmayı kolaylaştırabilir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYayıncıda açık erişim2025
    Investigation of the Protective Effects of Graviola (Annona muricata), Moringa (Moringa oleifera Lam.) and Lactobacillus gasseri in a Pseudomonas aeruginosa Fibroblast Wound Model

    Taghizadehghalehjoughi, Ali; Çelebi, Demet; Baser, Sümeyye; Çelebi, Özgür; Genç, Sıdıka

    Objective: This study aimed to investigate the antimicrobial, anti-inflammatory, antioxidant, and anti-apoptotic effects of Graviola (Annona muricata), Moringa oleifera, and Lactobacillus gasseri, alone and in combination, against Pseudomonas aeruginosa in vitro wound infection model. Methods: Antibacterial activity tests against Pseudomonas aeruginosa was determined using the Kirby-Bauer disk diffusion method, MIC/MBC, and FIC methods. Biofilm inhibition was measured by crystal violet staining. A scratch wound model using fibroblast cell line was infected with Pseudomonas aeruginosa. Following treatment with the extracts, cell viability, oxidative stress, cytokine levels (IL-1beta, IL-10 via ELISA), and apoptotic gene expression (BAX, BCL-2 via qPCR) were evaluated. Results: The triple combination (Graviola + Moringa + Lactobacillus gasseri) showed the strongest antibacterial activity (23 mm zone; FIC = 0.25) and notable antibiofilm effects. In infected fibroblasts, cell viability increased to with combination treatment, approaching control levels. TOS levels decreased significantly while TAC increased, indicating reduced oxidative stress. IL-1beta levels were significantly lowered, and IL-10 levels were restored. Additionally, BAX gene expression decreased by 47%, and BCL-2 increased by 50% in the triple treatment group, suggesting protection against apoptosis. Conclusion: The combined application of Graviola, Moringa oleifera, and Lactobacillus gasseri exerts synergistic antimicrobial, anti-inflammatory, antioxidant, and anti-apoptotic effects against Pseudomonas aeruginosa induced wound infection. These results will shed light on the search for alternative natural therapeutic strategies, particularly in the treatment of chronic wounds associated with antibiotic-resistant pathogens.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYayıncıda açık erişim2024
    Birinci Trimesterde Subkoryonik Hematomu olan Gebelerin Obstetrik Komplikasyonlarının ve sonuçlarının Değerlendirilmesi

    Kurnuç, Fatma Zehra; Naykı, Ümit Arslan; Balsak, Deniz; Balkan, Nazenin

    Amaç: Bu çalışmada, birinci trimesterde ultrasonografide subkoryonik hematomu olan gebelerin obstetrik komplikasyonlarının ve sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: Çalışmamıza, Mengücek Gazi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Doğum Polikliniği’nde Ocak 2019 ile Kasım 2021 tarihleri arasında tekil gebeliği olan, servikal açıklığı bulunmayan ve ultrasonografide kanama alanı izlenen 14. gebelik haftasının altındaki hastalar dahil edilmiştir. Ultrasonografik olarak kanama alanı tespit edilen hastalar, takiplerinde vajinal kanama, pelvik ağrı olup olmamasına, kanama alanlarının lokalizasyonuna, hematom alanı hesaplamasına ve CRL (baş popo mesafesi) ile hematom boyutlarının oranlamasına göre gruplandırılarak her grubun ayrı ayrı gebelik prognozunu araştırmak için geçmiş hasta dosya kayıtları incelendi. Araştırma kapsamında ilk olarak hematom tespit edilen 1819 hasta tarandı ve ultrasonografide kanama alanı izlenen 334 hasta tespit edildi. Takiplerine devam etmeyen, gebeliği hastanemizde sonlanmayan ve belirtilen risk faktörleri olan hastalar dışlandı ve araştırma kapsamına 215 hasta alındı. Tüm veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Hastaların komplikasyon oranı %60,9 olarak bulunmuştur. Komplikasyonlardan en sık %43,7 ile düşük, ardından %9,3 ile preterm doğum saptanmıştır. Düşüke etki eden faktörler araştırıldığında; CRL boyutunun hematomun yatay uzunluğuna oranına göre hesaplandığında ½ den fazla olanlarda ½ den az olanlara göre gebeliğin düşük ile sonuçlanmayıp gebeliğin devam etme olasılığını 2,923 kat artırmaktadır ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. Düşük açısından, hematomun lokalizasyonu ve alanı arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Subkoryonik hematomu olan gebelerde komplikasyona etki eden faktörler araştırıldığında; CRL boyutu ile hematomun yatay uzunluğunun oranının ½ den fazla olmasının ½ den az olmasına göre sağlıklı gebelik oluşma ihtimalini 2,325 kat artırdığı, CRL ile hematomun derinlik (longitudunal ) boyutuna oranının 1 den az olmasına göre 3-4 arasında olması sağlıklı gebelik oranını 3,439 kat oranında artırdığı ve 4 ten fazla olmasının ise 2,388 kat artırdığı saptanmıştır ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışma sonucunda, gruplar arasında kötü obstetrik sonuç açısından anlamlı fark saptanmıştır. CRL boyutunun hematom boyutu ile oranlandığı hasta gruplarında düşük ve komplikasyon sonuçlarını öngörmede istatistiksel olarak anlamlı etkinliği olduğu gösterilmiştir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYayıncıda açık erişim2022
    Multipl Skleroz Hastalarında Trombosit Endekslerinin ve Klinik Bulgular ile İlişkilerin Değerlendirilmesi

    Tanoglu, Ceyda; Ersoy, Alevtina

    Giriş ve Amaç: Multipl skleroz (MS) patogenezinde trombositlerin rolü, henüz tam olarak aydınlatılmamakla birlikte çeşitli çalışmalarda trombosit aktivitesinin artmış olduğu ileri yöntemlerle gösterilmiştir. Klinik pratikte trombosit aktivitesi ile ilgili bilgi verecek kolay ve hızlı yöntem, trombosit endekslerinin hesaplaması olabilir. Biz bu çalışmada, MS hastalarında trombosit endekslerini ve onların klinik bulgularla ilişkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Yöntemler: Çalışmaya, 126 MS hastası ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 127 kontrol birey dahil edilmiştir. Multipl skleroz hastalarının lökosit, nötrofil, lenfosit, trombosit (PLT) sayıları, ortalama trombosit hacmi (MPV), trombosit dağılım genişliği (PDW), plateletkrit (PCT) ve bu değerlerin oranları kontrol grubundaki veriler ile karşılaştırılmış, MS klinik bulguları ile ilişkileri değerlendirilmiştir. Bulgular: Multipl skleroz grubunda kontrol grubuna göre lökosit, lenfosit ve nötrofil sayısı düşük, MPV, PDW, PDW/PLT, PLT indeksi, platelet lenfosit oranı (PLR), nötrofil lenfosit oranı (NLR) ve platelet nötrofil oranı (PNR) değerleri anlamlı yüksek bulunmuştur. Tedavi alan MS grubunda lökosit, lenfosit ve nötrofil değerleri MS tedavisi almayan gruba göre anlamlı düşük, PLR ve PNR değerleri anlamlı yüksek saptanmıştır. MPV, PDW, PDW/PLT, NLR ve PLT indeksi açısından tedavi alan ve almayan MS grupları arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada MS hastalarında trombosit aktivitesinin artmış olduğu, bu aktivitenin hemogramdaki trombosit parametreleri ile tespit edilebildiği ve modifiye edici tedaviden (DMT) etkilenmediği gösterilmiştir. Ayrıca, immünomodulatör tedaviye rağmen NLR değerlerinin azalmadığı tespit edilmiştir. Kronik trombosit aktivasyonun ve enflamasyonun olması antiplatelet ilaçlarının kullanımı MS için potansiyel bir tedavi yaklaşımını gerekli kılmaktadır.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYayıncıda açık erişim2022
    Deneysel İskemi / Reperfüzyon Modeli Uygulanmış Dişi Sıçanlarda Tuba Uterina Dokusuna Pycnogenol ’un Etkisinin Değerlendirilmesi

    Sunar, Mukadder; Yazıcı, Gülce Naz

    Amaç: Adneksiyal torsiyon; en önemli jinekolojik acil durumlardan biri olarak tanımlanmaktadır. Adneksiyal torsiyondan etkilenen organlarda biri de tuba uterinadır. Ovaryum ve tuba uterinayı içeren adneksiyal torsiyon, bu yapıların infundibulopelvik ve tuba – ovaryum ligamentinin oluşturduğu bir merkez hat etrafında bükülerek dönmesi olarak tarif edilmektedir. Bu çalışmada, dişi sıçanlarda deneysel adneksiyal torsiyon ile oluşturulan iskemi /reperfüzyon (IR) tuba uterina hasarına karşı bir antioksidan olan pycnogenol ’un (PYC) olası koruyucu etkisini histolojik ve biyokimyasal yöntemlerle incelemeyi amaçladık. Yöntemler: 18 adet Wistar albino cinsi dişi sıçan randomize olarak 3 gruba ayrıldı. 1. Grup Sağlıklı kontrol (K), 2. Grup I/R Grubu (IR), 3. Grup I/R + Pycnogenol Grubu (PIR) olarak belirlendi. Sağ adneksa iskemi durumu vasküler klipslerle oluşturuldu. İki saat boyunca iskemi uygulandıktan sonra adneksa 2 saat boyunca reperfüze edildi. Daha sonra sıçanlar yüksek doz anestezi altında sakrifiye edilerek; tuba uterina dokularında malondialdehit (MDA) ve toplam glutatyon (tGSH) seviyeleri ile biyokimyasal olarak incelendi. Aynı zamanda dokular, rutin histolojik tespit ve takip yöntemlerinden geçirilerek histopatolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmada MDA seviyeleri değerlendirildiğinde; K grubu ile karşılaştırıldığında IR grubunda istatistiksel anlamlı artış, K ve PIR grubu MDA seviyelerinde ise benzerlik tespit edildi. tGSH seviyelerinde yine K grubu ile karşılaştırıldığında IR grubunda anlamlı düşüş, IR ve PIR grupları arasında ise benzerlik gözlemlendi. Histopatolojik değerlendirmelerde ise, IR uygulamasının tuba uterina dokusunda belirgin epitelyal dejenerasyon, hemoraji, ödem, PMNL infiltrasyonu ve kan damarlarında kongesyon /dilatasyona neden olduğu gözlemlendi. PIR grubunda ise bahsedilen histopatolojik değişimlerin oldukça azaldığı dikkati çekti. Özellikle PMNL infiltrasyonu ve hemorajinin, IR grubunda oldukça yoğun olduğu ve bu değişimlerin PIR grubunda istatistiksel anlamlı olarak azaldığı tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızın biyokimyasal ve histopatolojik değerlendirmeler yaparak bu değerlendirmelerimizi istatistiksel analizler ile de destekledik. Sonuç olarak, dişi sıçanlarda AT ile oluşturulmuş tuba uterina IR hasarına karşı, antioksidan olarak kullanmış olduğumuz PYC ’nin histopatolojik ve biyokimyasal yönlerden koruyucu etkisi olduğu kanısına vardık.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYayıncıda açık erişim2021
    The Effect of Valproic Acid Application on Vasoactive Intestinal Peptide and Cyclooxygenase- 2 Activity in the Embryo Implantation Region

    Cansu, Ali; Yazıcı, Gülce Naz; Gürgen, Seren Gülşen; Sunar, Mukadder

    Objective: Epilepsy is an electrochemical brain dysfunction that affects millions of people today. Epilepsy disease has been associated with a high prevalence of reproductive disorders in men and women in the light of studies. It is known that valproic acid, an antiepileptic drug that is frequently prescribed for this disease that requires long-term treatment, adversely affects reproduction by causing apoptotic effects and folliculogenesis disorder in the ovary from pre-adolescence to adulthood. The aim of our study was to investigate the distribution of cyclooxygenase-2 (COX-2) and vasoactive intestinal peptide (VIP) molecules during embryo implantation in rats administered valproic acid (VPA). Method: 20 female rats were randomly divided into two groups, Group 1 was determined as Control, Group 2 as VPA Group. 1. Group; Saline s olution w as a dministered i ntraperitoneally i n t wo d oses f or 9 0 d ays. I n G roup 2 , 3 00 m g/kg/day V PA w as administered intraperitoneally in two doses for 90 days. Subjects were mated with male rats in a controlled cages and manner; mating day was accepted as day 0 and on day 7, the subjects were sacrificed under high-dose anesthesia and the tissues of the uterine implantation site were removed. Tissues were evaluated by immunohistochemistry and the findings were compared with statistical data. Results: In the immunohistochemical staining with COX-2 primary antibody, a strong immunoreaction was observed in the decidua, trophectoderm of the embryo and uterine gland epithelium in the sections belonging to the 7th day control group; On the sections in the 7th day of VPA group, the immunoreaction was observed to be weak in the same regions in staining with COX-2 antibody. In the another immunohistochemical staining with VIP primary antibody, immunoreaction of varying strength from weak to medium was observed in the decidua in the sections of the control group on the 7th day, moderate strength in the trophectoderm of the embryo, and weak to moderate immunoreaction in the uterine gland epithelium. On the 7th day, when the sections belonging to the VPA group were labeled with VIP antibody, an immunoreaction ranging from negative to weak was observed in the decidua, the trophectoderm of the embryo and the uterine gland epithelium. Conclusion: With the immunohistochemical evaluation and supporting statistical data in our study; Long-term use of VPA reduces the expression of COX-2 and VIP during pregnancy; It has been concluded that this decrease may adversely affect embryo implantation and thus the progression of pregnancy and pose a risk.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYayıncıda açık erişim2019
    Bruselloz Hastalarında Asimetrik Dimetilarjinin (ADMA) Düzeylerinin Araştırılması

    Terzioğlu, Merve Aydın; Karakeçili, Faruk; Arslan, Yusuf Kemal; Sezgin, Muhammed; Gülhan, Barış; Çıkman, Aytekin

    Amaç: Asimetrik dimetilarginin (ADMA), nitrik oksit sentazın (NOS) ana endojen inhibitörüdür. NOS, konak savunmasında vevasküler yapının sürdürülmesinde önemli rol oynamaktadır. Yüksek ADMA düzeylerinin endoteldis fonksiyonu ile ilişkili olduğu veçeşitli hastalıklarda rol aldığı gösterilmiştir. Brucellaspp.’nin neden olduğu zoonoz bir hastalık olan bruselloz, vaskülopati olarakkendini gösterebilmektedir. Ancak, bruselloz ile ADMA arasındaki ilişki ile ilgili yeterli veri bulunmamaktadır. Çalışmamızın amacıbruselloz hastalarında ve kontrol grubunda ADMA düzeyinin araştırılmasıdır.Yöntemler: Çalışmamıza 40 akut bruselloz hastası ve 40 sağlıklı gönüllü alındı. Bruselloz hastalarında ve sağlıklı gönüllülerdeserum ADMA düzeyleri İnsan ADMA ELISA kiti ile üretici firma önerileri doğrultusunda araştırıldı. Katılımcıların fiziki muayeneleriyapılarak, cinsiyet, yaş ve ikamet adreslerini içeren demografik karakteristikleri ve laboratuvar test sonuçları kayıt altına alındı.Verilerin değerlendirilmesinde IBM SPSS 20 istatistik paket programı kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi (p<0.05) ve (p<0.01)olarak kabul edildi.Bulgular: Çalışmaya alınan 40 akut brusellozlu hastanın 18'i (% 45) erkek, 22'si (% 55) kadındı ve yaş ortalaması 49.22 ± 17.33 idi.Kontrol grubundaki 40 sağlıklı gönüllünün 18'i (% 45) erkek, 22'si (% 55) kadındı ve yaş ortalaması 39.02 ± 7.88 idi. Serum ADMAdüzeyleri bruselloz ve kontrol grubunda sırasıyla; 262.6±139.59 ng/ml ve 196.52±85.25 ng/ml olarak saptandı. Brusellozgrubunda, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edildi (p=0.013).Sonuç: Çalışmamızda bruselloz grubundaki hastalarda serum ADMA düzeyleri, kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekbulundu. ADMA düzeylerindeki bu yüksekliğin, brusellozun vaskülitteki rolü konusunda yeni yorumlar yapılmasına olanaksağlanacağı ve yeni tedavi yöntemlerinin gündeme gelebileceği kanaatindeyiz.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYalnız künye2014
    Investigation of linezolid, tigecycline and daptomycin susceptibility in vancomycin-resistant enterococci using E-test method

    Karahocagil, Mustafa Kasım; Berktaş, Mustafa; Çıkman, Aytekin; Parlak, Mehmet; Bayram, Yasemin; Binici, Irfan

    Objective: Problems are encountered in the therapy of enterococcal infections due to their intrinsic resistance to many antibiotics and increasing glycopeptide resistance in recent years. That is why clinical trials are required to test new antibiotics for the treatment. In this study, we investigated susceptibility to linezolid, daptomycin and tigecycline in vancomycin-resistant enterococci (VRE) strains. Methods: Totally, 58 of VRE strains obtained from various clinical specimens were included in the study. The strains identified as enterococci by conventional methods and Phoenix automated system (Becton Dickinson, USA) was utilized for further identification of the strains and determination of their resistance to vancomycin. Vancomycin resistance in these strains was confirmed by E-test. Using the same method 58 VRE strains were tested for linezolid and daptomycin and 47 VRE strains for tigecycline. Results: MIC50, MIC90 and MIC range for vancomycinresistant strains was detected as 0.75, 1.5, and 0047-2 &micro;g/ml for linezolid; 1, 2 and 0.19-3 &micro;g/ml for daptomycin and 0064, 0125, and 0.016-0.19 &micro;g/ml for tigecycline, respectively. No strain resistant to linezolid, daptomycin; tigecycline was detected. Conclusion: Although linezolid maintains its importance as effective antibiotic for the treatment of infections caused by VRE, recently introduced daptomycin and tigecycline with their low MIC values occur as good treatment options.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYalnız künye2014
    Uric acid levels in metabolically healthy and unhealthy obese patients

    Demirtaş, Levent; Akbas, Emin Murat; Özçiçek, Fatih; Özçiçek, Adalet; Timuroğlu, Aysu; Güngör, Adem; Akbaş, Nergis

    Objective: In this study, we aimed to investigate the difference of uric acid levels between metabolically healthy and unhealthy obese individuals. Methods: Patients of internal medicine and endocrinology outpatient clinics who admitted with the complaint of overweight were separated into two groups, by diagnostic criteria for metabolic syndrome, as metabolically healthy obese and metabolically unhealthy obese individuals. Total of 193 women aged between 18 to 70 years were enrolled into study. Results: Statistically significant differences were determined regarding waist circumference (p=0.038), HOMAIR (p&lt;0.001) and uric acid levels (p=0.001) between metabolically healthy obese and metabolically unhealthy obese patients while high-sensitive CRP levels (p&gt;0.05) were not differ between these groups. When patients were separated into two groups according to uric acid median, the rate of metabolic syndrome found to be increased in high uric acid group (p=0.021). A correlation analysis showed that uric acid was significantly associated with number of metabolic syndrome parameters (r=0.270, p&lt;0.001) beyond presence of metabolic syndrome. Conclusion: In the fact of determined relation of uric acid with the insulin resistance and significant difference of uric acid levels between metabolically healthy and nonhealthy obese groups, uric acid can be considered as a cheap, accessible and sensitive parameter for metabolic syndrome and cardiovascular risk factor in obese individuals.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYalnız künye2014
    The determination of resistance to ertapenem and other antibiotics with ESBL product of Enterobacteriaceae isolated from urine samples

    Gülhan, Barış; Çıkman, Aytekin; Aydın, Merve; Parlak, Mehmet; Bayram, Yasemin; Gündem, Nadire Seval

    Objective: Enterobacteriaceae is the most frequently isolated bacteria in urinary system infections. This study investigated the antibiotic susceptibility including ertapenem and extended-spectrum beta-lactamase production of bacteria belons to Enterobacteriaceae isolated from the urinary culture. Methods: Enterobacteriaceae strains, identified by using conventional methods in our laboratory between January 2012 and March 2012, were included the study. The antibiotic susceptibilities were investigated with the KirbyBauer disc diffusion method and the ESBL productions were examined with the double-disc synergy method in accordance with the suggestions of Clinical and Laboratory Standards Institute. Results: In the study, a total of 148 strains were isolated (117 E.coli, 23 Klebsiella spp. and 4 Proteus spp. and 4 Enterobacter spp.). While 26 of E.coli strains (22%), and 8 of Klebsiella spp. strains (35%) were considered ESBL positive, no ESBL production was determined for Proteus spp. and Enterobacter spp. strains. All the isolated strains were found to be susceptible to ertapenem and meropenem. Amikacin, piperacillin-tazobactam and cefoxitin were determined to be other antibiotics with the greatest effect on Enterobacteriaceae species. Conclusion: Ertapenem was observed to be alternative in the treatment of Enterobacteriaceae isolated from the urinary culture. Carbapenems in particular, amikacin, piperacillin-tazobactam and cefoxitin were found to be the most effective antibiotics in the treatment of this infection.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
Tam Kayıt
AlanDeğerDil
creativeworkseries.issn1300-2945
creativeworkseries.issn1308-9889
dc.date.accessioned2026-10-20T15:43:40.342956717Z
dc.date.available2026-10-20T15:43:40.342956717Z
dc.identifier.urihttps://rdlopen.rawdatalibrary.net/r/ebyu/25128
dc.rightsinfo:eu-repo/semantics/openAccess
dc.titleDicle Tıp Dergisi
dspace.entity.typeJournal