Bu dergideki yayınlar
3 →- ArticleYayıncıda açık erişim2026Nuh b. Mustafa ve “Mürşidü’l-hüdâ” Adlı Eserinin Tahlil ve Değerlendirilmesi
Firat, Nihat
Nuh b. Mustafa (ö. 1070/1660), Amasya doğumlu, tahsilini Kahire’de tamamlamış Hanefî bir Osmanlı âlimidir; Konya’da müftülük yapmış, ardından Mısır’a yerleşmiştir. Ömrünü ilim ve irşad faaliyetlerine adayan Nuh Efendi, ilmiyle âmil, zâhid ve velûd bir müellif olarak fıkıh, tefsir, hadis, İslâm tarihi, kelâm ve tasavvuf başta olmak üzere pek çok sahada eser telif etmiştir. Bu eserlerden biri de ana eksenini Hz. Peygamber’in anne ve babasının necâtı meselesinin oluşturduğu Mürşidü’l-hüdâ adlı eserdir. Bu çalışma, Mürşidü’l-hüdâ’nın literatürdeki yerini, telif niteliğini, kaynaklarını ve muhtevasını inceleyerek XVII. yüzyıl Osmanlı ilmî ortamında ebeveyn-i Resûl meselesinin nasıl yorumlandığını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Eseri emsallerinden ayıran en önemli husus, ebeveynin necâtı meselesini Osmanlı Türkçesinde ilk kez kapsamlı ve müstakil biçimde ele alması ve konuyu klasik eserlerde zikredilen delillerin yanı sıra siyer anlatılarıyla da desteklemesidir. Müellif, kırkın üzerinde eserden istifade ettiğini bizzat ifade ederek bu kaynakları liste hâlinde sıralamakta; metin içinde kaynak ve müellif adlarını zikrederek sistemli atıflar yapmakta ve bölüm sonlarında da çoğu kez kendi kanaatini açıkça beyan etmektedir. Eserde; Arapların fazîleti, Kureyş sevgisi, Hz. Peygamber’in soyunun temizliği ve atalarının Hanîf dini üzere bulunduğu vurgulanarak, ebeveyn-i Resûl’ün necâtını savunan ve reddeden görüşler delilleriyle aktarılmakta ve ebeveyn-i Resûl’e küfür isnad etmenin dinî hükmü üzerinde durulmaktadır. Müellif, Hz. Peygamber’in anne ve babasının necâtına dair “ehl-i fetret”, “hanîf din” ve “ihyâ” görüşlerine geçmeden, “peygamberlik nûru”nun ced ve ebeveyn etrafında nasıl tezahür ettiğini gösteren kronolojik bir olay örgüsü anlatmaktadır. Burada Abdülmuttalib’in hayatından kesitler anlatılarak, oğlu Abdullah’ın sıradan bir kul değil, henüz Hz. Peygamber doğmadan “seçilmiş” bir şahsiyet olduğuna zımnî olarak işaret edilmektedir. Yaşananlar, nübüvvetin zuhuruna hazırlık mahiyetindeki ilâhî takdir süreci olarak aktarılmakta; onların Allah katındaki mazhariyetleri öne çıkarılarak okuyucuda “Allah’ın onlardan razı olduğu” düşüncesi oluşturulmaya çalışılmaktadır. Müellif, eserinde ebeveyn-i Resûl’ün necâtına dair klasik görüşleri ele alırken öncelikle ‘ehl-i fetret’ ve ‘hanîf din’ yaklaşımlarını delilleriyle birlikte geniş bir çerçevede aktarmaktadır. Buna mukabil son sırada zikrettiği ‘ihyâ’ rivayetinin zayıf olduğunu ve bu yolla itikadî bir meselenin temellendirilemeyeceğini açıkça ifade etmektedir. Dolayısıyla metnin tertibi, tartışmanın ağırlık merkezinin ilk iki görüş üzerinde kurulduğunu, ‘ihyâ’ yaklaşımının ise yardımcı ve ihtiyatla ele alınan bir çerçevede değerlendirildiğini göstermektedir. Ayrıca eserde hilâfet meselesi, Hz. Peygamber’in yaratılışı, bi‘set, vahyin mahiyeti, mi‘rac, çeşitli sûrelerin tefsirleri, ayet ve hadislerin sarf-nahiv tahlilleri gibi konular da ele alınmaktadır. Bu sebeple eserin siyer-akâid başta olmak üzere birçok ilim dalıyla irtibatlı olduğu söylenebilir. Eserde, hilâfetin Kureyş’e ait olduğu ve hilâfet döneminin otuz yılın ardından saltanat yönetimine dönüştüğü yönündeki rivayetler aktarılmakta; müellifin de bu görüşü tercih ettiği görülmektedir. Müellifin hilâfet anlayışına dair bu değerlendirmeleri, hilâfetin o dönemde Osmanlı’da bulunması ve eserin özellikle Türk okuyucular için kaleme alınmış olması sebebiyle dikkat çekicidir. Bu yaklaşım, tek başına hilâfetin Osmanlı siyasetinde merkezi bir konuma sahip olmadığını göstermese de, dönemin bazı âlimlerinin hilâfet kurumuna ve tarihsel-siyasî tasavvurlarına dair önemli ipuçları sunmaktadır. Nuh Efendi, zayıf rivayetleri de sistemli biçimde yardımcı delil olarak kullanmakta; tek başına yeterli sayılmayan rivayetleri bir arada değerlendirilerek ebeveyn-i Resûl’ün necâtı görüşünü teyit etmektedir. Müellifin, farklı meselelerde kendi kanaatine muhalif olanlara herhangi bir suçlama yöneltmemesi dönemin ilmî hoşgörüsünü yansıtmaktadır. Eserin on üç yazma nüshasının tespit edilmiş olması, Osmanlı ilmî muhitinde belirli bir dolaşıma sahip olduğuna ve ilgi gördüğüne işaret etmektedir. Bu çalışmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiş; Nuh b. Mustafa’nın Mürşidü’l-hüdâ adlı eseri yazma nüshaları üzerinden incelenmiş, metin içi beyanları, kaynak kullanımı ve ilmî bağlamı metin tahlili ve karşılaştırmalı analiz çerçevesinde değerlendirilmiştir. Sonuç olarak çalışma, Mürşidü’l-hüdâ’nın salt bir tercüme niteliği taşımadığını, müellifin tercih ve değerlendirmelerini yansıtan özgün bir telif karakteri gösterdiğini ortaya koymaktadır.
RDL Kalıcı Kaydıİncele - ArticleYayıncıda açık erişim2025Birlikte Yaşama Kültürünün Kur’ânî Temelleri (İsra Suresi 23-29 Ayetleri Özelinde)
Bayat, Ekrem
İnsan tek başına yaşayabilme kabiliyetine sahip olmayan, başka insanların varlığına ihtiyaç duyan toplumsal bir varlıktır. İnsanlık, yaratılış maksadının gerçekleşmesi için tarih boyunca hep başka insanlarla birlikte yaşamıştır. Bu nedenle Kur’ân insanlara, “Ey İnsanlar” şeklinde hitap etmiş, hayatı ve yaşamı toplumsal birlikteliği sağlayacak şekilde düzenlemiştir. XXI. yüzyılda küresel bir köy olarak adlandırılan ve herkesin birbiri ile iletişim araçları ile bağlanabildiği dünya hayatında, “ötekileştirme” diye adlandırılabilecek bir sorunla karşılaşmak kaçınılmaz hale gelmiştir. İnsanlar arasındaki ırk, cinsiyet ve kültürel farklılıkların birlikte yaşamaya engel olmaktan çıkması gerektiği günümüzde, sosyal hayatın buna göre düzenlenmesi gerekliliği açıkça ortadadır. Ama buna rağmen dünyanın farklı birçok bölgesinde insanlar arasında çatışmalar devam etmektedir. Hâlbuki günümüz uygarlık ve medeniyeti düzeyinde tüm bu farklılar, paylaşma ve bütünleşmeye sebep olması gerekirken ayrılıklar ve çatışmaların kaynağı olmuştur. Özellikle yaşadığımız çağda, içerisinde her zamankinden daha fazla tehdit bulunduran dünyayı, tüm insanların yaşayabileceği bir yer haline getirmek ve evrensel barış ve huzuru sağlamak gerekmektedir. Bunun için insanların farklılıkları birer zenginlik olarak görmesi ve birlikte yaşayabilme kültürünü öğrenmesi sağlanmalıdır. Bu durum ise bireylerin ve toplumların birbirini tanıyıp kabul etmesine ve güven ortamında birbirleri ile iletişim kurmalarına imkân sağlayacaktır. Farklı kültür, dil ve ırka sahip her kültürden insanların birbirleri ile sağlıklı iletişim kurabilmesini sağlayan en önemli faktör, bu insanlar arasında birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesidir. Birlikte yaşama, tüm farklılıklara ve aidiyetlere rağmen ortak bir paydada buluşarak birlik ve beraberlik içerisinde sosyal hayatın huzur ve güvenle devamını sağlamaktır. Bu anlayışın toplumun her ferdinde kültürel bir bilince dönüşmesi sağlanmalıdır. Çünkü birlikte yaşama kültürünü bilinç haline dönüştüremeyen toplumlarda kutuplaşma, ötekileştirme ve bunların doğal sonucu olarak şiddet olağan hale gelmektedir. Ama bireyler Kur’ân merkezli sağlıklı ve doğru bilgi ile yönlendirildiğinde tüm olumsuzlukların ortadan kaldırılabilme ihtimali yükselecektir. İslam dini bu anlamda bireylerin huzur ve güven içerisinde yaşayabileceği bir sosyal sistemi, tüm insanlıkla buluşturmaktadır. Sevgi, saygı, adalet, dayanışma, istişare gibi birçok ilkeyi içerisinde barındıran İslam’ın birlikte yaşama kültürü, insanlığın ihtiyaç duyduğu bir sistem olarak ön plana çıkmaktadır. Kur’ân’ın öngördüğü sosyal hayat sistemi, Hz. Muhammed’in (as) kısa hayatında örnekliğini bulmuş ve insanlar arasında huzur ve refahın olduğu bir yaşam biçimi sağlamıştır. Bu örnek hayat şekli günümüze ışık tutmaktadır. Kur’ân’ın birlikte yaşama dair insanlığa öğrettiği ilke ve esaslar, hayata bakış açısı güç ve menfaat odaklı olan hikmet ve merhametten uzak insan toplulukları için hala referans olmaya devam etmektedir. Çünkü din hala bireysel ve toplumsal hayat üzerinde etkin olan bir güçtür. Günümüzde birlikte yaşama kültürünün oluşmasını sağlamak için toplumun genelinin birbirinden sorumlu olduğu bir sosyal adalet anlayışının yerleşmesini sağlamak gerekmektedir. Bu anlayışın kanunlarla veya yasalarla sağlanmasının pek mümkün olmadığı, insanlığın yeni tecrübelere ihtiyaç duyduğu açıkça ortadadır. Dolayısıyla, günümüzde artan kültürel parçalanmalar ve toplumsal ayrışmalar dikkate alındığında, birlikte yaşama kültürünün yeniden inşa edilmesi hayati bir ihtiyaç hâline gelmiştir. Bu bağlamda, dinlerin –özellikle İslâm’ın– bu konuda hangi ilkeleri önerdiği ve bu ilkelerin pratiğe nasıl yansıdığı üzerinde durulması gerekmektedir. Bu çalışma, Kur’ân-ı Kerîm’in insanların farklılıklarına rağmen bir arada yaşayabilmesini mümkün kılacak ahlâkî ve toplumsal düzenlemelere nasıl zemin hazırladığını ele almaktadır. Bu bağlamda, el-İsrâ sûresinin 23-29. ayetleri, bireyin aile içi ilişkilerinden toplumsal sorumluluklarına, ekonomik ahlâktan kamusal davranışlara kadar uzanan geniş bir yelpazede birlikte yaşamanın ilkesel zeminini çizmekte ve adeta bir Kur’ânî ahlâk manifestosu sunmaktadır.
RDL Kalıcı Kaydıİncele - ArticleAçık Erişim2022Kur’ân’daki “Erkek Kız Gibi Değildir” İfadesi Cinsiyet Eşitliğine Engel midir?
Aksakal, Zeynep Nermin
Kur’ân’da idari yönden toplumsal hayatı inşa edecek temel ilkeler ve sınırlı düzenlemeler yer almış, bunlar üzerine bir toplum kurup yönetmek Müslümanlara bırakılmıştır. Toplumsal kurumlardan nüzul döneminde oldukça sorunlu olan aile yapısında ise kadın-erkek ilişkilerini düzenleyen ayrıntılı konulara yer verilmiştir. Bu düzenlemelerde eşitlik değil sosyal adalet prensibi dikkat çekmektedir. Kur’ân’da, eşit uygulamalara uygun olmayan bir toplumsal yapı üzerinde, hak-sorumluluk muvazenesinde kadınların durumlarını iyileştirici ve haksızlıkları önleyici düzenlenmeler yapılmıştır. Bu anlamda genel olarak gerçekleşmesi zor olan kökten değişiklikler değil adaleti sağlayacak şekilde ıslahatlar yapılmış; hak, sorumluluk ve sınırlar belirlenmiş; diğer taraftan kadının değeri konusundaki olumsuz algıları dönüştürücü beyanlar yapılarak kadının toplumda daha iyi bir yer edinmesinin önü açılmıştır. Kur’ân’daki kadın-erkek hak ve sorumluluklarıyla ilgili durum; çağımızdaki cinsiyet eşitliği söyleminin İslam’a aykırı olduğu, İslam’ın iki cinsi Allah’ın (c.c.) kulları ve insan olarak eş değer görmekle birlikte farklılıklarından dolayı bazı hukuk konularında eşit yapmadığı yaklaşımları çerçevesinde delil olarak beyan edilmektedir. Bu iddialar, erkeğin kız gibi olmadığı ifadesinin geçtiği ayet gibi bazı ayet ve hadis rivayetleriyle de desteklenmektedir. Bu bağlamda aile ve toplum hayatında kadınla erkeğin eşit olamayacağı düşüncesinin sadece kültürel dinamiklerden değil aynı zamanda yaratılıştan da kaynaklandığı fikri ortaya konmaya çalışılmaktadır. Böylece çağın gerektirdiği adalet anlayışı ve bunun getirdiği eşitlik ilkesi kapsamındaki yeni durumlara, pratikte önüne geçilemese de düşünsel planda kapılar kapanmaktadır.Günümüzde, cinsiyet eşitliğinin imkânsız olduğuna delil getirilen ayetlerle ilgili yaklaşımlara bakıldığında, ayetlerin ait olduğu metin içi ve metin dışı bağlamdaki maksadının veya ayetle ilgili tefsirlerdeki farklı görüşlerin ihmal edilmesi, lafızlardaki hususi olduğu anlaşılan durumların umumileştirilmesi veya hükme konu olmayacak bir husustan fıkhi sonuçlar çıkarılması, çağımız eşitlik anlayışının İslam’ın genel ilkelerine değil kültürel durumlara kıyas edilerek değerlendirilmesi gibi hatalar görülebilir. Bu durumu ortaya koymak amacıyla yapılan bu çalışmada, Āl-i ʿİmrān 3/36. ayetteki “Erkek, kız gibi değildir” ifadesinin cinsiyet eşitsizliği bağlamında tarihten günümüze ne şekillerde tefsir edildiği, bunlardan hangi sonuçların çıkarıldığı ve çıkarılabileceği tespit edilmiş ve değerlendirilmiştir. Böylece ilgili ifade, adalete ve cinsiyet eşitliğiyle kastedilen manaya engel midir sorusuna cevap aranmıştır.Çalışmada ulaşılan sonuçlara göre “Erkek, kız gibi değildir” ifadesinin tefsirleri çoğunlukla iki cinsin mutlak değil nisbî olarak mukayesesi etrafında şekillenmiştir. Bu mukayesede ayetin bağlamından hareketle erkeğin din hizmetinde kıza nazaran faziletinden söz edildiğini düşüneneler olduğu gibi din hizmetine adanmış bir kız olan Hz. Meryem’in toplumun önem verdiği erkeğe nazaran daha değerli olduğundan söz edildiğini düşüneneler de olmuştur. Böyle olsa bile ayet bazılarınca hukuk alanına çekilerek erkeğin insan ve kul olarak kadınla eşit olduğu alanlar dışında faziletli olduğu, yaratılışındaki üstünlük ve buna göre yüklendiği sorumluluklarından ötürü toplumsal hayatta kadınla eşit olamayacağı bağlamında yorumlanmaktadır. Ancak ayetteki ifade hükme konu ya da esas olacak bir ifade değildir. Çünkü önceki şeriatlarla ilgili bir konudadır; erkeğin daha üstün olduğunu kastetmesi durumunda çoğunlukla Hz. Meryem’i doğuran annenin, toplumundaki teamüller doğrultusundaki telakkisini gösterir şekilde tefsir edilmiştir ve bu durumda erkek ve kızın umumi anlamda değil din hizmetindeki eşitsizliğini ifade etmektedir. Bu nedenlerle ayetteki ifade, çağımızdaki kadın ve erkeklerin toplumsal alanda eşit hak, özgürlük ve fırsatlara sahip olmasını amaçlayan cinsiyet eşitliği ve bunun önündeki kültürel vb. türden engellerin kaldırılmasını amaçlayan toplumsal cinsiyet eşitliği söylemine, bu çalışmada kastedilen çerçevede engel değildir. Nitekim hukuki eşitlik, herkesin birbirinin aynı olması demek olmayıp aynı akıl, yetenek ve çıkara sahip olmasını ifade eder ve bu yönüyle adaletin kapsamındadır, onun bir aracıdır. Adalet zaman ve yerine göre dağıtıcı adaletle sağlandığı gibi yerine göre eşitlikle sağlanabilir.
RDL Kalıcı Kaydıİncele
Tam Kayıt
| Alan | Değer | Dil |
|---|---|---|
| creativeworkseries.issn | 2630-5550 | |
| dc.date.accessioned | 2026-10-20T15:43:40.497412430Z | |
| dc.date.available | 2026-10-20T15:43:40.497412430Z | |
| dc.identifier.uri | https://rdlopen.rawdatalibrary.net/r/ebyu/25137 | |
| dc.rights | info:eu-repo/semantics/openAccess | |
| dc.title | Marife Dini Araştırmalar Dergisi | |
| dspace.entity.type | Journal |
