Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları

Araştırmacılar(5)

Birim yayınları

16 →
  • ArticleAçık Erişim2026
    THE POETİCS OF CİVİLİZATİON: FROM CONQUEST TO COLLAPSE İN ANDALUSİAN ARABİC POETRY

    Üstün, Mahmut; Sen, Ahmet; Çiçek, Yeliz; Dagli, Erkan

    This study examines Andalusian Arabic poetry not merely within the framework of literary genres or chronological periods, but as an aesthetic locus of memory reflecting the emergence, maturation, and dissolution of a civilization. The study explores the intricate relationship between poetry, political power, social structure, and cultural identity across the historical trajectory spanning from the initial conquest in 711 to the fall of Granada in 1492. The research demonstrates that while the classical poetic tradition centered in the East remained dominant during the periods of conquest and initial organization, geographical nuances, emotionality, and local elements progressively permeated the poetry. It is revealed that during the Caliphate and the Muluk al-Tawa'if (Taifa) periods, poetry reached its aesthetic zenith, evolving into a discourse that legitimized political power through panegyrics, descriptive verses, and nature poetry. Furthermore, the study emphasizes that uniquely Andalusian genres such as the Muwashshah served as the poetic expression of a multicultural and multilingual societal structure. In the Nasrid period, it is identified that poetry was primarily shaped around themes of sorrow, loss, and melancholy; specifically, in the works of Abu al-Baqa al-Rundi and his successors, the transformation of Al-Andalus into a 'civilization of memory' is reflected as a form of aesthetic resistance. By making the interaction between political history and aesthetic consciousness visible, the study aims to demonstrate how a civilization is constructed and dissolved through a poetic memory.

  • ArticleAçık Erişim2025
    Birlikte Yaşama Kültürünün Kur’ânî Temelleri (İsra Suresi 23-29 Ayetleri Özelinde)

    Bayat, Ekrem

    İnsan tek başına yaşayabilme kabiliyetine sahip olmayan, başka insanların varlığına ihtiyaç duyan toplumsal bir varlıktır. İnsanlık, yaratılış maksadının gerçekleşmesi için tarih boyunca hep başka insanlarla birlikte yaşamıştır. Bu nedenle Kur’ân insanlara, “Ey İnsanlar” şeklinde hitap etmiş, hayatı ve yaşamı toplumsal birlikteliği sağlayacak şekilde düzenlemiştir. XXI. yüzyılda küresel bir köy olarak adlandırılan ve herkesin birbiri ile iletişim araçları ile bağlanabildiği dünya hayatında, “ötekileştirme” diye adlandırılabilecek bir sorunla karşılaşmak kaçınılmaz hale gelmiştir. İnsanlar arasındaki ırk, cinsiyet ve kültürel farklılıkların birlikte yaşamaya engel olmaktan çıkması gerektiği günümüzde, sosyal hayatın buna göre düzenlenmesi gerekliliği açıkça ortadadır. Ama buna rağmen dünyanın farklı birçok bölgesinde insanlar arasında çatışmalar devam etmektedir. Hâlbuki günümüz uygarlık ve medeniyeti düzeyinde tüm bu farklılar, paylaşma ve bütünleşmeye sebep olması gerekirken ayrılıklar ve çatışmaların kaynağı olmuştur. Özellikle yaşadığımız çağda, içerisinde her zamankinden daha fazla tehdit bulunduran dünyayı, tüm insanların yaşayabileceği bir yer haline getirmek ve evrensel barış ve huzuru sağlamak gerekmektedir. Bunun için insanların farklılıkları birer zenginlik olarak görmesi ve birlikte yaşayabilme kültürünü öğrenmesi sağlanmalıdır. Bu durum ise bireylerin ve toplumların birbirini tanıyıp kabul etmesine ve güven ortamında birbirleri ile iletişim kurmalarına imkân sağlayacaktır. Farklı kültür, dil ve ırka sahip her kültürden insanların birbirleri ile sağlıklı iletişim kurabilmesini sağlayan en önemli faktör, bu insanlar arasında birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesidir. Birlikte yaşama, tüm farklılıklara ve aidiyetlere rağmen ortak bir paydada buluşarak birlik ve beraberlik içerisinde sosyal hayatın huzur ve güvenle devamını sağlamaktır. Bu anlayışın toplumun her ferdinde kültürel bir bilince dönüşmesi sağlanmalıdır. Çünkü birlikte yaşama kültürünü bilinç haline dönüştüremeyen toplumlarda kutuplaşma, ötekileştirme ve bunların doğal sonucu olarak şiddet olağan hale gelmektedir. Ama bireyler Kur’ân merkezli sağlıklı ve doğru bilgi ile yönlendirildiğinde tüm olumsuzlukların ortadan kaldırılabilme ihtimali yükselecektir. İslam dini bu anlamda bireylerin huzur ve güven içerisinde yaşayabileceği bir sosyal sistemi, tüm insanlıkla buluşturmaktadır. Sevgi, saygı, adalet, dayanışma, istişare gibi birçok ilkeyi içerisinde barındıran İslam’ın birlikte yaşama kültürü, insanlığın ihtiyaç duyduğu bir sistem olarak ön plana çıkmaktadır. Kur’ân’ın öngördüğü sosyal hayat sistemi, Hz. Muhammed’in (as) kısa hayatında örnekliğini bulmuş ve insanlar arasında huzur ve refahın olduğu bir yaşam biçimi sağlamıştır. Bu örnek hayat şekli günümüze ışık tutmaktadır. Kur’ân’ın birlikte yaşama dair insanlığa öğrettiği ilke ve esaslar, hayata bakış açısı güç ve menfaat odaklı olan hikmet ve merhametten uzak insan toplulukları için hala referans olmaya devam etmektedir. Çünkü din hala bireysel ve toplumsal hayat üzerinde etkin olan bir güçtür. Günümüzde birlikte yaşama kültürünün oluşmasını sağlamak için toplumun genelinin birbirinden sorumlu olduğu bir sosyal adalet anlayışının yerleşmesini sağlamak gerekmektedir. Bu anlayışın kanunlarla veya yasalarla sağlanmasının pek mümkün olmadığı, insanlığın yeni tecrübelere ihtiyaç duyduğu açıkça ortadadır. Dolayısıyla, günümüzde artan kültürel parçalanmalar ve toplumsal ayrışmalar dikkate alındığında, birlikte yaşama kültürünün yeniden inşa edilmesi hayati bir ihtiyaç hâline gelmiştir. Bu bağlamda, dinlerin –özellikle İslâm’ın– bu konuda hangi ilkeleri önerdiği ve bu ilkelerin pratiğe nasıl yansıdığı üzerinde durulması gerekmektedir. Bu çalışma, Kur’ân-ı Kerîm’in insanların farklılıklarına rağmen bir arada yaşayabilmesini mümkün kılacak ahlâkî ve toplumsal düzenlemelere nasıl zemin hazırladığını ele almaktadır. Bu bağlamda, el-İsrâ sûresinin 23-29. ayetleri, bireyin aile içi ilişkilerinden toplumsal sorumluluklarına, ekonomik ahlâktan kamusal davranışlara kadar uzanan geniş bir yelpazede birlikte yaşamanın ilkesel zeminini çizmekte ve adeta bir Kur’ânî ahlâk manifestosu sunmaktadır.

  • ArticleAçık Erişim2024
    Endülüs’te dîvânü’r-resâil (dîvânü’l-inşâ)

    Abak, Bahattin; Özdemir, Yılmaz

    Devletin haberleşme işleyişini ve gizli işlerini ele alan resmî yazışmalar, dîvânü’r-resâil ya da dîvânü’l-inşâ adı altında İslam tarihi boyunca önemli bir devlet kurumu olarak faaliyet göstermiştir. Devletin haberleşme ihtiyacı, bu kurumun doğal olarak ortaya çıkmasına neden olmuştur. Devletle ilgili güvenlik ve gizlilik gerektiren konular da doğrudan bu kurumu ilgilendirmiştir. Hz. Peygamber tarafından temelleri atılan bu kurum, her devlet için vazgeçilmez bir yapı haline gelmiştir. Bu araştırma, İber Yarımadası'nda yaklaşık sekiz asır hüküm süren Müslüman Endülüs devletlerinde dîvânü’l-inşâ’nın kurumsallaşma sürecini ve göreve getirilen kâtipleri incelemektedir. Bu dîvânda yazılan resmî mektuplar, hem İslam tarihinin temel kaynaklarından biri olarak kabul edilmekte hem de Arap dili ve edebiyatı açısından Endülüs döneminin dil özelliklerini yansıtan edebî eserler olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla bu mektuplar, hem İslam tarihi hem de Arap dili edebiyatı için önemli birer kaynaktır. Endülüs’ün fethi ile başlayıp Gırnata'nın (Granada) düşüşüyle sona eren Endülüs İslam devletleri, haberleşme mekanizmasını güvenilir ve sağlıklı bir şekilde yürütmek için dîvânü’l-inşâ kurumuna ihtiyaç duymuştur. Emevîler, Doğu'daki tecrübelerini Endülüs Emevîleri olarak İber Yarımadası'na taşımış ve zamanla bu kurum devletin en önemli yapılarından biri haline gelmiştir. Bu kurumun işleyişinde kâtipler önemli bir rol üstlenmiş ve devletin en yetkin memurları olarak görev yapmışlardır. Halifenin sırdaşı olan kâtipler, ilim ve kültür açısından donanımlı, güvenilir kişiler arasından seçilmiş ve bazılarına kâtiplik görevinin yanı sıra vezirlik de verilmiştir. Devlet yöneticileri, özellikle şiir ve edebiyat alanında öne çıkan kişileri kâtip olarak tercih etmişlerdir. Endülüs, fetih ve Doğu Emevîlerine bağlı valiler döneminde müstakil bir devlet olmadığı için bu dönemde kurumsal bir kimlik kazanmamıştır. Bu dönemde komutanlar ve valiler, kendi imkânlarıyla ya da kendilerine tahsis edilen kâtiplerle iletişimi sağlamışlardır. Fetih ve valiler döneminde yazılan yazışmalar yalnızca haberleşme amacıyla yapılmış olup edebî bir amaç güdülmemiştir. Endülüs Emevîlerinin bağımsız bir devlet kurmasıyla yazışmalar kurumsallaşmış ve bu yapı sonraki devletler tarafından da sürdürülmüştür. Endülüs Emevî liderleri, kitabet görevini yürütmek amacıyla bazen bir, bazen de birden fazla kâtip atamışlardır. Endülüs Emevîlerinden sonra parçalanan Endülüs'te birçok küçük devlet ortaya çıkmış ve her biri kendi yönetim düzenine sahip olmuştur. Bu devletler de iletişimi sağlayacak önemli kâtipleri istihdam etmişlerdir. Liderler, kendi devletlerini yüceltmek ve diğerlerine üstünlük sağlamak amacıyla önemli kâtipleri yanlarına çekmeye çalışmış ve onlara iltifat ve ikramda bulunmuşlardır. Bazı kâtiplerin farklı devletlerde görev aldıkları da görülmektedir. Murabıtlar, Muvahhidler ve Nasrîler döneminde de kitabet, devletin önemli bir kurumu olarak görev yapmış ve meşhur şairler bu görevi üstlenmiştir. Endülüslü kâtipler, Doğu'daki Abdülhamîd el-Kâtib gibi önemli kâtiplerden etkilenerek mektuplarda üsluba dikkat etmiş ve etkili mektuplar yazmak için Kur’an-ı Kerim, hadis, atasözü ve deyimlerden faydalanmışlardır. Bu nedenle devletin iletişimini sağlayan mektuplar, yalnızca birer iletişim aracı olarak kalmamış, aynı zamanda edebî birer belge niteliği kazanmıştır. Bu araştırmanın sonucunda, Endülüs'te dîvânü’l-inşâ kurumunun bir oluşum ve gelişim süreci geçirdiği, yazışmaların üslubunun zamanla yalnızca bir iletişim aracı olmaktan çıkıp edebî birer eser haline geldiği ve bu kurumda görev yapan kâtiplerin dil ve kültür açısından öne çıktıkları anlaşılmaktadır. Mektupların dili başlangıçta sade iken, devlet güçlendikçe bu sadelikten uzaklaşmış ve mektuplarda giriş, gelişme ve sonuç bölümlerine dikkat edilmiştir. Girişlerde besmele ile başlama, hamdelenin uzatılması, dua cümlelerine yer verilmesi ve selamla bitirme gibi özellikler, mektupların temel yapısal özellikleri arasındadır. Ayrıca mektupların içine şiir serpiştirme de sıkça görülmektedir. Mektupların uzunluğu, konunun içeriğine göre değişiklik göstermektedir. Kâtiplerin yazdığı mektuplarda üsluba özellikle özen gösterildiği söylenebilir. Araştırmada, dîvânü’r-resâil (dîvânü’l-inşâ)’in Endülüs topraklarındaki teşekkülü tarihsel açıdan ortaya konmaya çalışılmıştır.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • ArticleAçık Erişim2023
    Dilbilimsel Tipoloji Ve Arapçanın Dünya Dilleri Arasındaki Yeri

    Şen, Ahmet; Akdağ, Soner

    Dilbilimin önemli disiplinlerinden biri olan dilbilimsel tipoloji, dilleri birçok açıdan inceleyip sınıflandıran bir bilimdir. Dillerin daha çok yapısal özelliklerine odaklanan tipoloji, belirlediği bazı parametrelerle dilleri incelemekte ve diller arasındaki farklılık ve benzerlikleri incelemektedir. Bu açıdan Arapça tipolojik araştırmalara konu olan yaşayan dillerden biridir. Bu araştırmada önce dilbilimsel tipoloji genel hatlarıyla tanımlanmış, sonra da Arapçanın çeşitli açılardan dünya dilleri arasındaki yeri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışmanın son kısmında ise Arapçanın bazı önemli tipolojik özellikleri ele alınmış ve dâhil olduğu filumun Nostratik olması, içinde bulunduğu dil ailesinin Afro-Asyatik olması, bünyesinde yer aldığı dil grubunun Semitik olması, ana dili konuşurlarının nüfusu açısından dünyanın en büyük ilk 4 dili arasında yer alması v.b. gibi ulaşılan bulgular, sonuç bölümünde listelenmiştir.

  • ArticleAçık Erişim2023
    Arapçada Cümle Kurulumuna Katılan Ana Unsurların Belâğî Yönden İncelenmesi

    Akyüz, Zafer

    Arapçada cümleyi oluşturan üç temel unsur vardır. Bunlar: İsnad, müsnedün ileyh ve müsneddir. İsnad, belâgat ilminin üç kısmından biri olan meânî ilminin en önemli konularından biridir. Müsned ile müsnedün ileyh arasındaki yani özne ile yüklem arasındaki anlam ilişkisini ifade eden isnad, müfred lafızların bir araya gelmesiyle teşekkül eden terkiplerle onların manalarını ve terkibi oluşturan unsurlar arasındaki karşılıklı ilişkiyi konu edinmesi yönünden meânî ilminin temelini oluşturur. Cümleyi oluşturan unsurlardan müsnedün ileyh ve müsnede umde, bunların dışındaki öğelere ise kayıt veya fazla denir. Belâgat âlimleri, belâğî isnadı üç başlık altında toplamışlardır. Bunlar: Haber-i isnadın halleri, müsnedün ileyhin halleri ve müsnedin halleridir. Bu araştırmada konunun çok geniş olması hasebiyle belâgat ilminde cümlenin temel unsurlarını teşkil eden isnad, müsnedün ileyh ve müsnedin durumlarını bütün yönleriyle inceleme imkânı bulunmadığından isnadın sözlük ve terim anlamı, belâgat açısından isnad, isnadın halleri ile müsnedün ileyh ve müsnedin hazif, zikir, takdîm, te’hîr vb. durumlarına temas edilmiştir.

  • ArticleAçık Erişim2022
    Sekülerizm Tehdidi Altında Müslüman Toplumun Yıpranan Değerleri ve Kur’an

    Bayat, Ekrem

    Bu çalışma, küreselleşen dünyada modernite ile başlayan ve post-modernizme evrilen süreçte sekülerizm tehdidi ile karşı karşıya kalan toplumun durumunu konu edinmiştir. Sekülerleşme Latince saeculum kelimesinden gelmekte olup “asır-devir” anlamına gelmektedir. Bu kelimeye ilerleyen zamanlarda “dünya” veya “Tanrıyla uyuşmayan hayat” anlamları yüklenmiş ve en nihayetinde kilise hukuku ile sivil hukukun birbirinden ayrılması için kullanılmaya başlanmıştır. Avrupa, aydınlanma devrinden sonra bilimsel ilerlemelere şahit olmuş, kilisenin de haksızlıkları ve toplum üzerindeki baskılarından bunalmış bilim insanları bu ilerleme devam ettiği sürece dinin bu yükseliş karşısında dayanamayacağı ve mutlak bir gün yok olup gideceği tezini ısrarla savunmaya başladılar. Ancak bu kehanetler gerçekleşmediği için bir müddet sonra bu tarz söylemler, “insanlık sosyal evrimle teolojik dönemden sıyrılacak“ şeklinde ifadelere yerini bırakmıştır. İşte bu düşünce şekli bir müddet sonra sosyal bilimlerde “Sekülerleşme teorisi” ifadesi ile yerini aldı. Bu teorinin ana fikri: Modernleşme karşısında önce dinî kurumlar, sonra dinî pratikler ve en sonunda da dinî bilinç sosyal anlamını kaybedecekti. Genel anlamda sekülerizme yüklenen bu anlamlar gereğince insanoğlunun akıl ve gönül dünyasından Tanrı çıkarılmıştır. İşte Tanrı’nın hayattan çıkarılması ve âlemin kutsala ait tüm düşüncelerden arındırılması ile beraber, dünyevileşme adı altında hayatın Tanrı tarafından değil, çağın ve aklın gereklerine göre yeniden dizayn edilmesi şeklinde bir anlayış insanoğlunun gündemine girmiştir. Dînî düşüncenin, sosyal hayattan tamamen çıkarıldığı bir süreç olan sekülarizasyon ile dini olan her şeyin insan hayatı üzerinde olan etkisinin zayıflatılması ve etkisinin tamamen gerilemesi hedeflenmektedir. Amacımız modernitenin, günümüz toplumunun ahlaki ve îmânî hayatını nasıl etkilediğini tespit etmeye çalışmaktır. Zira modernite ile başlayıp post-modernite ile devam eden bu süreçte toplumsal yapı yeni bir insan tipolojisini beraberinde getirmiştir. Bu yeni insan tipolojisinin din ile manevi değerlere olan bakışı gün geçtikçe negatif özellikler göstermeye başlamıştır. Bu anlamda sekülerizm aklı, vahyin ve onun tebliğcisi peygamberin yerine ikame etmek sureti ile dini ve değerlerini itibarsızlaştırırken, akla sonsuz bir hareket alanı vermiştir. Bu durum insanı, vahyin karşısında son derece fütursuz bir ruh haline dönüştürmüştür. Bu uğraş, ilâhî olma vasfına sahip olan İslam’ın, insan üzerindeki etkisini kaybetmesine ve beşerî bir felsefe gibi algılanmasına sebep olacak, böylece İslam’ın, insanları dönüştürme kabiliyetine olumsuz etki edecektir. Buna ilaveten sekülerizm ve deistik bir Tanrı anlayışının egemen olduğu toplumsal arenada batılılaşma ve modernleşme adı altında kişisel çıkarlar, menfaatler ön plana çıkacak, bu ise hedonist bir anlayışa sahip yeni bir insan topluluğunun oluşumuna neden olacaktır. Vahyin olmadığı itikadî bir anlayış ile Tanrı sadece yaratıcı olarak işini yapmış kenara çekilmiş bir varlık olarak tasvir edilirken, akıl ise kendisine verilen sınırsız hareket alanı ile kaldıramayacağı bir yükün altına itilmiştir. Böylece insan, bu alan içerisinde kendi çıkar ve menfaat dünyasına göre yeni bir din, yeni bir ilah, yeni bir yaşam şekli oluşturmuş, kendisinin planladığı bu yeni duruma da din adını vererek seküler hayatı yaşam biçimi olarak seçmiştir. Elbette ki Kur’an’ın dolayısı ile İslam’ın seküler tehdide karşı bir çözüm önerisi bulunmaktadır. İslam’ın, seküler hayat anlayışı karşısında önleyici ve yönlendirici bir anlam taşıyan ahiret hayatını öne çıkardığı görülmektedir. Seküler hayatı Kur’an’ın literatürü ile anlamaya çalıştığımızda ona en yakın ifade el-Hayâtü’d-Dünya kavramıdır. Bu tabirde geçen “dünya” kelimesini etimolojik açıdan tahlil ettiğimizde salt arzuların, isteklerin tatmin edildiği bir mekândan daha ziyade bir manası olduğu görülecektir. Kur’an’a göre, dünya ve ahiret birlikteliği sayesinde, iman ve davranış ikilisinin tesis ettiği manevi duruş her iki hayatın aynı anda inşasını mümkün kılmaktadır. Diğer taraftan dünya hayatının geçiciliği, ahiret hayatının sonsuzluğu inancı, insanları devamlı çalışmaya, güzel davranışlar yapmaya, gelişmeye ve yeryüzünü birlikte en güzel şekilde imara teşvik ederken, dini, ahlaki, ictimai sapmaların ve adaletsizliklerin de önüne bir set gibi durarak belirtilen olumlu davranışların bir ömür boyu kalıcılığını da temin etmektedir. Dünya ve ahiret hayatının bütünlüğünü kavrayan, ölüm sonrası hayatın varlığına dair kat’i imana sahip olan her bireyde bir bilinç hali ortaya çıkmaktadır. Bu bilinç hali, insanların yapıp ettikleri her eylemi Allah ile ilişkilendirmesine kapı aralayacak, ölüm sonrası hayata olan iman ile de eylemlerde doğru-yanlış ayırımına dikkat ederek sürekli güzel olan davranışların yapılmasına zemin hazırlayacaktır. Kısacası, dünya-ahiret bütünlüğü seküler hayata karşı İslam’ın koruyucu tedbiri olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyleyse seküler hayat anlayışının olumsuz etkilerini ortadan kaldırmanın tek çaresi, Kur’ân’ın bütüncül hayat anlayışını fert ve toplumda yeniden canlandırmak olduğu söylenebilir.

  • ArticleAçık Erişim2022
    Beyân ve Bedî‘ İlminde Tazmin Üslûbu

    Akyüz, Zafer

    Tazmîn, Arap dilinde özellikle de nahiv, tefsir, belâgat ve Kur’ân ilimlerinde oldukça önemli bir olgudur. Tarih boyunca birçok âlim buna ehemmiyet vererek kitaplarında titiz bir şekilde incelemişler ama ortak bir tanım yapmamışlardır. Bu üslûbun ilintili olduğu her bir ilim dalı için farklı tanımlar icra edilmiştir. Mesela nahivde tazmîn ‘bir harfi başka bir harfin yerinde kullanmak’ şeklinde tanımlanırken, belâgatte ‘belâgate ait bir faydadan dolayı veya iki fili birbirine yakınlaştırmak maksadıyla bir fiili diğerinin yerine kullanmak’, fıkıhta ‘insanın bir şeyin bedelini üstlenmesi’, şiirde ‘şairin başkasının sözünü alıp kendi şiirinde kullanması’, aruzda ‘ilk beytin manasının ancak kendinden sonra gelen beyit ile tamamlanması’ şeklinde tanımlanmıştır. Arap dili, belâgat ve tefsirle ilgili eserlerde tazmîn üslûbuna müstakil bir şekilde yer verilmemiş, farklı mevzularda kısmen veya dağınık bir şekilde temas edilmiştir. Nedeni ise tazmîn sanatının nahiv, beyân ve bedî‘ ilimlerinde yer almasıdır. Nahivcilere göre tazmîn nahvin ilminin, belâgat âlimlerine göre beyân ve bedî‘ ilminin, tefsircilere göre ise hem nahvin hem de belâgat ilminin konusudur. Genel anlamı itibariye kısaca “bir kelimenin iki kelimenin yerini tutması” şeklinde ifade edebileceğimiz tazmîn üslûbu, bir kelimenin birden fazla mana içermesi nedeniyle belâgat âlimleri tarafından beyân ve bedî‘ ilimleri içerinde ele alınmıştır. Beyân ilmindeki tazmîn bir lafza başka bir mananın verilmesi anlamına gelirken, bedî‘ ilmindeki tazmîn ise bir şairin bir başka şairin şiirinin beytinin tamamını veya bir kısmını alması manasına gelir. Tazmîn üslubu, lafızda incelik bildirmesi, mütekellimin meramını ifade ederken onu hataya düşmekten koruması, muhataba anlatmak istediğini mu’tâd olanın dışında kısaca anlatması ve anlatılanın geniş manalar içermesi bakımından önem arz etmektedir. Belâgat âlimleri tazmîn üslûbunun hakikat mi yoksa mecâz mı olup olmadığı konusunda farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Onlar tazmînin yerini belirlemede zorlanmışlardır. Tazmîn hakikat mi yoksa mecâz mı ya da ikisi arasında bir konumda mı? Belâgat ulemasından bir grup şu görüşü ifade etmişlerdir: Tazmîn hakikatin bir türüdür. Çünkü onların geleneğinde asıl olan lafzın hakiki manasında kullanılmasıdır. Ancak fer‘i olarak kullanılmaksızın asıl manaya uygun olan başka bir mana kastedilebilir. Ya da onun için başka bir lafız takdir edilir. Tazmîn kinâye ya da idmâr babından olmayıp aksine hakikat kabilindendir. Burada hakiki manası ile uygun düşen ve kastedilirken kendisine tabi olan başka bir mana hedeflenmektedir. İkinci grup belâgat uleması tazmînin hakikat ve mecâzın bileşimi olduğu görüşündedirler. Bu görüş, mezkûr lafzın kendi manasına ve karine ile hazfedilmiş lafzın manasına delalet etmesi dolayısıyla olmaktadır. Bu görüş, karinenin asıl mananın kastedilmesini engellemesini şart koşmayan usûlculere aittir. Üçüncü grup ise tazmîni hakikata mukabil mecâzın bir bölümü olarak ya da alakanın müşabehet haricinde bir şey olduğu mecâz-ı mürsel olarak kabul etmektedirler. Cümlede lafzın delaletini siyâk ya da lafzın varid olduğu makam belirler. Kelime veya lafzın kullanılmadan önceki manası ya mücerred ya da mutlak manadır. Lafız bu mutlak manadan çıkıp siyâka yani bu sözü duyan kimseye uygun olarak yeni bir manaya nakledildiğinde bu yeni bir mana olur. Buna göre belâgatteki tazmînin yerinin belirlenmesi lafzın siyâk ya da belâgat açısından hangi amaçla gelmişse ona göre şekillenir. Başka bir deyişle, lafzın cümledeki delaletine göre belirlenmesi en uygun metot olacaktır. Buna göre tazmîn, terkipte asıl mananın murad edilmesiyle hakikat ile asli mananın dışında farklı bir anlamın kastedilmesiyle de mecâzla ilintilidir. Zira tazmînde anlam yönünden bir kelime ile iki kelimenin kastedilmesi esastır. Tazmîn üslubu, hakikat ve mecâz ile ilintili olduğu gibi kinâye ile de ilintilidir. Zira kinâyede söylenen söz ile asıl manaya paralel olarak farklı bir anlam ifade etmek mümkündür. Kinâyede bir cümlede ifade edilen terkipte hem asli anlam hem de dolaylı olarak farklı anlam ortaya çıkıyorsa, tazmînde de durum bundan farklı değildir. Onda da bir kelime ile iki farklı anlam murad edilmektedir. Bu yönüyle tazmîn kinâyeden farklı düşünülmemelidir. Bedî‘ ilmindeki tazminde ise belâgat âlimleri, meşhur bir şairin beytinden alıntı yapmayı veya meşhur değilse bile bazı uyarıları dikkate alarak kısmen yapılan alımların şiire zarar vermeyeceği konusunda aynı kanaati paylaşmışlardır. Bu da tazmîn üslûbunun güzelliğini ve inceliğini ortaya koyması açısından oldukça önemlidir. İktibas ve tazmînden her biri Kur’ân-ı Kerim, hadis-i şerifler, nesir veya şiirden meşru alıntı çerçevesine giren terimler olduğundan bu tür alıntıları iktibas olarak isimlendirme konusunda birçok belâgat âlimi fikir birliği içerisindeymiş gibi görünse de iktibas ve tazmîn konusunda net bir tanım ortaya koymamışladır. Bunun temel sebebi de Kur’ân-ı Kerim’in şiirden tenzih edilmesidir. Zira Kur’ân-ı Kerim belli olduğu için şiirle karıştırılması mümkün değildir.

  • ArticleAçık Erişim2021
    İbn ‘ammâr el-endelusî'nin şiirlerinde tabiat tasvirleri

    Şen, Ahmet

    İbn ‘Ammâr el-Endelüsî, Endülüs’te Mulûku’t-tavâif döneminde hüküm süren Abbâdîler döneminde yaşamış ve bir nevi şairliğin nimetlerinden faydalanarak bu devlette vezirlik makamına yükselmiş bir şairdir. Çocukluğunun bir kısmını Şilb şehrinde geçiren İbn ‘Ammâr, daha sonra Kurtuba’ya giderek eğitimini tamamlamıştır. Kurtuba tecrübesinden sonra para kazanmak maksadıyla çeşitli krallıkları dolaşmıştır. Son olarak Mu‘tazıd-Billâh ile karşılaşan İbn ‘Ammâr, ona ithâfen söylediği Râiyye kasidesi sayesinde saraya şair olarak girmiştir. Mu‘tazıd-Billâh’ın vefatından sonra sarayda vezir olmuştur. Mu‘temid-Alâ’llâh devrinde siyasî olarak birçok başarı elde etmiş, daha sonra çeşitli olaylardan dolayı katledilmiştir. İbn ‘Ammâr şöhretini ise üstlendiği görevlere değil nazmetmiş olduğu şiirlere borçludur. Dönemin şartları gereği daha çok medih, hiciv, fahr, i‘tizar ve mucûn gibi şiir türleriyle öne çıkan İbn ‘Ammâr; Endülüs şiirinin en önemli temalarından biri olan tasvir temasına da kayıtsız kalmamış ve farklı şekillerde birçok tasvir şiiri nazmetmiştir. Bu çalışmada İbn ‘Ammâr’ın hayatı hakkında kısa bir bilgi verildikten sonra Endülüs’ün eşsiz doğası hakkında nazmetmiş olduğu tabiat tasvirleri ele alınmıştır. Şair; bu tür şiirlerinde övgü, ihsân, cömertlik, sevgiliden ayrılma, vatan hasreti, çektiği sıkıntı ve acılar gibi insana ait duygu ve durumları, tabiat unsurlarına aktararak sunmuştur.

  • ArticleAçık Erişim2021
    Future Markers in Modern Standard Arabic and Some Arabic Dialects

    Şen, Ahmet; Akdağ, Soner

    Today, the Arabic language is spoken by more than 300 million people in more\rthan 20 countries and has an important place among the world's languages with its\rrichness and diversity of dialects and accents. These dialects, each of which has its own\rphonetic, morphological, syntactic and lexical features; present a very different\rtypological aspect, especially in terms of verb tense markers. Perhaps the most striking\rof the structures used to mark the tense of action in the Arabic dialects spoken today are\rfuture tense markers. Because these markers vary according to almost every dialect,\rthey exceed 20 in number. Some of these markers, all of which are brought before the\rverb, are procilitics, while others are clitics / prefixes. Whether in preform or prefix\rform, these structures have the function of indicating the future tense and have been\rproduced through the grammaticalization of some structures that were previously\rlexical units. In terms of these future tense markers mentioned in this concise research,\rModern Standard Arabic and some important Arabic dialects that continue to be spoken\rtoday are discussed. The dialects that we discuss in this article are seen in such as Egypt,\rOman, Palestine, Jordan, Yemen, Algeria, Libya and Morocco.\r

  • ArticleAçık Erişim2021
    Arap Edebiyatında Salgın İzleri ve Nikola et-Türk’ün Salgına Dair Urcûzesi

    Şen, Ahmet

    Salgın hastalıklar, insanlığın her dönem karşılaştığı temel felaketlerden biridir. Edebiyat, konularını hayatın içinden alan bir disiplin olarak tarif edildiğinde salgınların da onun konularından biri olması gayet doğaldır. Salgın tarihine bakıldığında karşımıza üç kitlesel pandemi çıkar. Birincisi Justinyen salgını, ikincisi kara ölüm (749/1347), sonuncusu ise 1894 yılında Hong Kong’dan yayılan salgındır. Tarihte bu üç kitlesel salgının dışında daha az hasarlı ve lokal salgınlara da tanıklık edilmiştir. Arap edebiyatına bakıldığında gerek üç büyük salgın gerekse daha küçük çaplı salgınların yaşandığı dönemin edip ve şairlerinin içerisinde yaşadıkları toplumun acılarına duyarsız kalmadıkları görülmüştür. Birinci salgın dönemi Arap edebiyatının Cahiliye dönemine denk gelmiştir. Bu dönem şiirin edebi yönüyle üst düzey olduğu bir dönemdir. Bu döneme dair salgınla ilgili şiirlere muhadram şairlerden Hassân b. Sâbit ve Ebû Züeyb el-Hüzelî’de rastlanmaktadır. Kara ölüm olarak isimlendirilen ikinci büyük salgın döneminde ise ilgili şiirler, Lübnan, Suriye, Irak dışında Endülüs’te de karşımıza çıkar. Son salgın dönemi ise basın yayın teknolojisinin de gelişmesiyle çok sayıda yazın ürününün verildiği 20. yüzyıla denk gelmesi nedeniyle ilgili manzum ve mensur örneklerin çokça görüldüğü bir dönemdir. Makalenin hacmini aşacağı için 20. yüzyıldaki salgın içerikli örneklere girilmemiştir. Bununla beraber makalede 19. yüzyıl ediplerinden Nikola et- Türk’ün urcûzesi içerik bakımından ele alınmıştır. Söz konusu manzumenin ilk kısmı salgına dair genel bilgiler, ikinci kısmı korunma yolları ve yapılması gerekenler şeklinde olduğu görülmüştür. Urcûze, salgın sürecinde halkı bilinçlendirme amacı taşıyan kılavuz niteliğinde bir eser olarak dikkat çekmektedir.

Tam Kayıt
AlanDeğerDil
dc.date.accessioned2026-10-21T10:22:08.921262370Z
dc.date.available2026-10-21T10:22:08.921262370Z
dc.identifier.urihttps://rdlopen.rawdatalibrary.net/r/ebyu/28232
dc.rightsinfo:eu-repo/semantics/openAccess
dc.titleArap Dili ve Belagatı Anabilim Dalıtr
dspace.entity.typeOrgUnit
organization.identifier.codeilahiyat-temel-islam-bilimleri-arap-dili-ve-belagati
organization.unitTypedivision
rdl.unit.alias\barap dili ve belagati anabilim dali\b