Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları

Alt birimler

Araştırmacılar(30)

Birim yayınları

62 →
  • ArticleAçık Erişim2026
    Hz. Peygamber’in Ümmet Bilinci ve Kelâmî Perspektiften Uhuvvetin Evrensel Boyutu

    Yalçınkaya, Mustafa

    Bu makale, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Medine’de tesis ettiği ümmet bilincini kelâmî bir perspektiften inceleyerek, iman kardeşliğinin (uhuvvet) ontolojik, epistemolojik ve evrensel boyutlarını ele almaktadır. “Muhammed ümmeti” kavramı uhuvvetin özel boyutunu temsil eder: Davete icabet eden müminler arasında oluşan bu kardeşlik bağı, “vasat ümmet” ve “en hayırlı ümmet” sıfatlarıyla adalet, mutedillik, şahitlik ve emir bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-münker ilkesiyle yüceltilmiştir. Sahih hadisler, uhuvvetin itaat ve icabet temeline dayandığını göstermektedir. Uhuvvetin evrensel boyutu ise Hz. Peygamber’in risâletinin “âlemlere rahmet” ve “bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı” özelliğinden kaynaklanır. “Ümmet-i davet” kavramı tebliğin tüm insanlığı kuşattığını, “ümmet-i icabet” ise fiilî kardeşlik bağını icabet edenlerle sınırladığını göstermektedir. Son peygamberlik ve İslâm’ın kemale ermiş tek din oluşu, uhuvvetin potansiyel evrenselliğini güçlendirir. İslâm’ın getirmiş olduğu temel kriterlerden birisi olan takvâ kriterine gelince ırk, dil ve coğrafya üstünlüğünü reddederek ümmeti insanlığın tamamına karşı hak ve adalet şahitliğine davet eder. Modern küreselleşmenin bireycilik, ulus-devlet odaklı kimlikler, kültürel erozyon ve krizleri karşısında Hz. Peygamber’in ümmet modeli -muâhât, Medine Vesikası ve kardeşlik temelli toplumsal düzen- kelâmî yöntemle yeniden yorumlandığında güçlü bir itikadi alternatif ortaya koymaktadır. Böylece uhuvvet, hem müminler arası dayanışmayı güçlendirerek iç bütünlüğü korumakta hem de küresel adaletsizliklere karşı tevhidî rahmet ve şahitlik misyonunu üstlenmiş olmaktadır.

  • ArticleAçık Erişim2026
    Kötülük Problemine Kelami Bir Bakış: İlâhî Hikmet Doktrini

    Yalçınkaya, Mustafa

    Kötülük problemi, felsefî ve teolojik düşüncenin en temel meselelerinden biri olarak, tamamen iyi, mutlak kudret sahibi ve hikmet dolu bir Tanrı’nın varlığı ile evrende gözlemlenen kötülük olgusu arasındaki görünür çelişkiyi gündeme getirmektedir. Bu sorun, Epikür’den itibaren ateist düşünürler tarafından Tanrı’nın varlığına karşı güçlü bir argüman olarak kullanılmıştır. Ancak İslâm düşüncesi, kötülüğü ilâhî hikmet, insanın özgür iradesi, adalet ve imtihan kavramları çerçevesinde değerlendirerek mutlak çelişki olarak görmemektedir. Kelâm ilmi içinde bu mesele, başta Mu‘tezile, Eş‘arî ve Mâtürîdî ekolleri olmak üzere farklı yaklaşımlarla ele alınmıştır. Mu‘tezile ekolü ilâhî adaleti merkeze alarak, kötülüğün büyük ölçüde insanın özgür iradesinden kaynaklandığını savunur; Allah’ın fiillerinde adaletin zorunlu olduğunu ileri sürer. Eş‘arî ekolü ise Allah’ın mutlak kudret ve iradesini ön plana çıkararak, kötülüğün ilâhî iradeye bağlı olduğunu ve insanın kesbî sorumluluğunu vurgular. Mâtürîdî ekolü de ilâhî hikmet doktrinini temel alarak, kötülüğün evrenin bütünlüğü ve insanın ahlâkî gelişimi açısından hikmetli bir unsuru olduğunu belirtir. Bu ekol, insan aklının evrenin karmaşıklığını tam olarak kavrayamayacağını vurgulayarak, görünürdeki kötülüklerin ahiret boyutu ve imtihan amacı taşıdığını savunur. Bu bağlamda, kötülük problemi klasik felsefi teodise tartışmalarının ötesinde, İslâm kelâm geleneğinde ta‘dîl (ilâhî adaleti savunma ve kötülüğü ilâhî hikmetle uzlaştırma) meselesi olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, ilâhî hikmet, mutlak kudret ve adalet kavramlarının birbirini tamamlayan ve bütüncül bir perspektifte değerlendirilmesini zorunlu kılar. Kelâm âlimleri, kötülüğün varlığını ilâhî iradenin keyfî bir sonucu olarak değil, evrenin düzeninde ve insanın varoluşsal yolculuğunda hikmetli bir unsur olarak yorumlamışlardır. Bu yorum, insan aklının sınırlı kapasitesini kabul ederek, görünürdeki kötülüklerin arkasında yatan daha geniş bir hikmet planına işaret eder. Kur’ân-ı Kerîm perspektifinden bakıldığında, kötülük (şer) yalnızca bir problem değil, aynı zamanda insanın imtihanı, ahlâkî sorumluluğunu geliştiren ve manevi olgunlaşmasını sağlayan bir araçtır. Kur’ân, musibetlerin ve zorlukların tesadüfî olmadığını; aksine ilahî irade ve hikmet çerçevesinde gerçekleştiğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda el- Bakara suresi 155. âyet, kötülüğün imtihan boyutuyla doğrudan ilişkilendirilir: İnsan hayatında korku, açlık, mal ve can kaybı gibi çeşitli sıkıntıların kaçınılmaz olduğu; bunlarla farklı şekillerde imtihan edileceği ifade edilmektedir. Söz konusu bu süreçte metanetini koruyup musibetlere karşı sabır, tevekkül ve şükür ekseninde hareket edenlerin ise ilahî mükâfata ve hayırlı bir sonuca erişeceği vurgulanmaktadır. Böylece kötülük ve sıkıntılar, yalnızca olumsuzluk olarak değil, aynı zamanda insanın ahlâkî ve manevî gelişimine hizmet eden bir imtihan unsuru olarak konumlandırılmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.v.) musibetler karşısında sabır ve Allah’a tevekkülü en üst düzeyde teşvik etmiş, kötülüğün bireyin imanını güçlendiren, dayanıklılığını artıran ve ahlâkî olgunluğunu tamamlayan bir unsur olduğunu gösterir. Bu çalışma, kötülük problemini klasik teodise tartışmalarının ötesine taşıyarak İslâm kelâm geleneği içinde çok katmanlı bir analiz çerçevesinde ele almaktadır. Modern literatürde ağırlık kazanan Batı merkezli yaklaşımların aksine, Mu‘tezilî, Eş‘arî ve Mâtürîdî perspektifleri karşılaştırmalı biçimde inceleyerek ilâhî hikmet, adalet ve kudret kavramları arasındaki ilişkiyi bütüncül bir şekilde değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda çalışma, kötülüğü yalnızca teorik bir problem olarak değil, insanın ontolojik, epistemolojik ve ahlâkî konumuyla ilişkili bir imkân alanı olarak kavramsallaştırmakta; kelâm literatüründeki dağınık yaklaşımları sistematize ederek modern tartışmalara katkı sunmayı hedeflemektedir.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • ArticleAçık Erişim2026
    THE POETİCS OF CİVİLİZATİON: FROM CONQUEST TO COLLAPSE İN ANDALUSİAN ARABİC POETRY

    Üstün, Mahmut; Sen, Ahmet; Çiçek, Yeliz; Dagli, Erkan

    This study examines Andalusian Arabic poetry not merely within the framework of literary genres or chronological periods, but as an aesthetic locus of memory reflecting the emergence, maturation, and dissolution of a civilization. The study explores the intricate relationship between poetry, political power, social structure, and cultural identity across the historical trajectory spanning from the initial conquest in 711 to the fall of Granada in 1492. The research demonstrates that while the classical poetic tradition centered in the East remained dominant during the periods of conquest and initial organization, geographical nuances, emotionality, and local elements progressively permeated the poetry. It is revealed that during the Caliphate and the Muluk al-Tawa'if (Taifa) periods, poetry reached its aesthetic zenith, evolving into a discourse that legitimized political power through panegyrics, descriptive verses, and nature poetry. Furthermore, the study emphasizes that uniquely Andalusian genres such as the Muwashshah served as the poetic expression of a multicultural and multilingual societal structure. In the Nasrid period, it is identified that poetry was primarily shaped around themes of sorrow, loss, and melancholy; specifically, in the works of Abu al-Baqa al-Rundi and his successors, the transformation of Al-Andalus into a 'civilization of memory' is reflected as a form of aesthetic resistance. By making the interaction between political history and aesthetic consciousness visible, the study aims to demonstrate how a civilization is constructed and dissolved through a poetic memory.

  • ArticleAçık Erişim2025
    Bir Finansman Aracı Olarak Hizmet Akdi/Zimmette Kiralama

    Gayretli, Mehmet

    Bir Müslüman için hayatın en önemli alanlarından biri olan ekonomide inancına uygun bir yaşam sürdürebilmesi için inancıyla uyumlu bir finansman sistemine ihtiyacı vardır. Bütün zorluklarına rağmen dünya genelinde hâkim olan kapitalist sisteme karşı faizsiz ve İslami değerlerle uyumlu bir sistem kurmak ve bunu yürütmek hususunda önemli çabalar bulun¬maktadır. Son yüzyılda İslam dünyasında muhtelif ülkelerde ortaya konan ve uygulanmaya çalışılan faizsiz bankacılık faaliyetleri, yaklaşık otuz yıldır ülkemizde de yürütülmektedir. Katılım bankacılığı adıyla sürdürülen ve her geçen gün daha da gelişmekte olan bu sektör, İslami hassasiyeti olanlar başta olmak üzere pek çok kimse için alternatif bir bankacılık hiz¬meti sunmaktadır. İnsanların sağlık, eğitim, güvenlik, taşıma, seyahat gibi ihtiyaçlarını kar¬şılamak için kendi imkânlarının yeterli olmadığı durumlarda, finans kurumlarının sunduğu desteğe başvuru söz konusu olmaktadır. İslami finans kurumlarının uyguladığı ihtiyaç kre¬dilerinin önemli bir kısmını teşkil eden hizmet finansmanı nitelikli akitler, klasik hizmet akitlerinden farklıdır. Klasik fıkıh kaynaklarında icâre kapsamında ele alınan hizmet akit¬leri, muayyen bir mala veya kişiye bağlı olarak yapılan akitlerdir. İslami finans kurumları¬nın uyguladığı hizmet finansmanı ise muayyen bir mala veya kişiye bağlı olmayan, gerçek kişiler tarafından değil de tüzel kişiler tarafından sunulan, nitelikleri belli, zimmette borç oluşturan, modern literatürde zimmette kiralama (el-icâratü’l-mevsûfe fi’z-zimme/forward ijara) olarak ifade edilen icâredir. Zimmette kiralama, klasik hizmet akitle¬rine göre önemli farklara sahip olmakla birlikte her ikisi de icâre akdi niteliğinde olduğu için hukuki mahiyetleri büyük ölçüde aynıdır.Bu makalede güncel uygulamaları da dikkate alarak, zimmette kiralama akdinin hukuki mahiyetine, tartışmalı bazı yönlerine değinilmiş ve sonuçta bazı öneriler sunulmuştur.

  • ArticleAçık Erişim2025
    Hanefî Mezhebi Açısından Amel-i Ehl-i Medîne’nin Delil Değeri

    Turan, Muhammed Fatih; Alahmad, Abdullah

    Fıkıh literatüründe amel-i ehl-i Medîne kavramı, Medîne halkının uygulamalarını ve belirli bir fıkhî meseledeki ittifakını ifade eder. Amel-i Ehl-i Medîne, Mâlikîlerin çoğu tarafından bağlayıcı bir delil kabul edilmiş olup, bazı Mâlikî kaynaklarında esas icmâın Medîne ahalisinin icmâı olduğuna dair ifadelere bile rastlanmaktadır. Mâlikîler, haber-i vâhidin hüccet kabul edilebilmesi için, Medîne ehlinin uygulamalarına uygun olmasını ve kıyâs (İslam hukukunun temel ilkeleri) ile çelişmemesini şart koşmuşlardır. Bununla birlikte İmam Mâlik (ö.179/795), hadislerin uygulanması ve yorumlanmasında amel-i ehl-i Medîne’yi temel bir ölçüt olarak kabul etmiş, amel-i ehl-i Medîne’ye aykırı olan hadisleri delil olarak değerlendirmemiştir. Bir başka ifadeyle sünneti temsil eden asıl bilgi kaynağını amel-i ehl-i Medîne olarak görmüştür. Mâlikîler dışındaki mezhepler ise bu görüşlere açık bir biçimde karşı çıkarak sert eleştirilerde bulunmuşlardır. Hanefî usul kaynaklarında da diğer mezhepler gibi genel kanaat, Medîne’nin icmâ açısından özel bir konuma sahip olmadığı, icmâın sadece Medîne’nin coğrafi sınırları içinde gerçekleşen bir durum olarak kabul edilemeyeceği ve Medîne uygulamalarının bağlayıcı bir delil sayılamayacağı yönündedir. Hanefî usul kaynaklarında genel olarak amel-i ehl-i Medîne’nin Mâlikîler tarafından icmâ ve katî bir delil sayılması eleştirilse de bu kaynaklardan birkaçında Medîne ehlinin uygulamasının zannî bir delil değeri taşıdığından bahsedildiğine, ayrıca fürû kaynaklarındaki sınırlı sayıdaki meselelerde bazı Hanefî fakihlerinin amel-i ehl-i Medîne’ye istinaden hüküm verdiğine rastlanmaktadır. Bu durum, Hanefîlerin amel-i ehl-i Medîne’yi bir delil olarak tamamen mi reddettiklerinin yoksa sadece icmâ kabul edilmesine mi karşı çıktıklarının tespitini gerekli kılmıştır. Bu saikle çalışmada hem Hanefî usul kaynaklarındaki konuyla ilgili açıklama ve değerlendirmelerden hem de fürû kaynaklarındaki bazı örneklerden yola çıkılarak Hanefîler açısından amel-i ehl-i Medîne’nin delil değeri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Netice olarak, Hanefî literatüründe amel-i ehl-i Medîne’nin bütünüyle reddedilmeyip zannî bir delil kabul edildiği ancak oldukça az sayıda meselede istifade edilen bu delilin Hanefi içtihat sistematiğinde sınırlı bir etkiye sahip olduğu, sistematik biçimde kullanılmadığı ve hüküm tahricinde genel geçer bir referans olarak benimsenmediği kanaatine varılmıştır.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • ArticleAçık Erişim2025
    Tasarruf Finansman Sözleşmesinde Şirket, Katılımcı ve Fon Arasındaki İlişkinin İslam Hukuku Açısından Tahlili

    Turan, Muhammed Fatih

    Günümüzde geleneksel bankaların faiz gelirine dayalı finansman sağlama veya mevduat kabul ederek faiz ödemesi yapma uygulamaları, faizli işlemlere girmek istemeyen bireylerin faizsiz finansman taleplerinin artmasına yol açmış ve alternatif yöntemlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu yöntemlerden biri, "elbirliği" adı altında gelişen ve daha çok konut ile taşıt edinmek isteyenler tarafından tercih edilen tasarruf finansman sistemidir. Uzun zamandan beri ülkemizde de uygulanan bu sistem, katılımcıların belirli bir plan dâhilinde ortak tasarruf yaparak finansman ihtiyaçlarını karşılamalarını esas almaktadır. Tasarruf finansman sözleşmesinin konusu konut, işyeri veya taşıt edinimi ile sınırlı olup, bir tarafta tasarruf finansman şirketi, diğer tarafta ise bu varlıkları faizsiz bir şekilde edinmek isteyen müşteri yer almaktadır. Bu sistemi diğer finansman modellerinden ayıran temel özellik, finansman kullanımının belirli bir tasarruf sürecine tabi kılınmasıdır. Bu şart, sistemin devamlılığını sağlamakla birlikte tasarruf finansman sisteminin diğer finansman yöntemlerinden farklılığını da ortaya koymaktadır. Tasarruf finansman sözleşmesi çekilişli ve çekilişsiz olarak iki ayrı şekilde yapılabilmektedir. Çekilişli sistemde çekiliş grupları oluşturulmak suretiyle tasarruf finansman sözleşmeleri düzenlenmekte ve noter huzurunda çekiliş yapılmaktadır. Çekilişte hak kazanan müşterilere zamanı gelince tahsisat yapılmakta ve borç bitinceye kadar müşterilerden aylık taksitler tahsil edilmektedir. Bu sistemde zorunluluk olmamakla birlikte peşinat alınabilmektedir. Çekilişsiz sistemde ise tasarruf finansman sözleşmesinde tahsisat tarihi önceden belirlenmektedir. Diğer sistemde olduğu gibi peşinat ödeme zorunluluğu bulunmamakla birlikte yüksek peşinat ödeyenler daha erken tahsisata hak kazanabilmektedir. Mevzuatta ve sözleşmede belirlenen şartların gerçekleşmesinden sonra tasarruf finansman şirketleri müşterilere tahsisat yapmaktadır. Tasarruf finansman şirketi, konut, işyeri ve taşıt sahibi olmak isteyen kişileri faizsiz bir sistemle bir araya getirerek, onların tasarruf ve finansman dönemlerini organize etmekte ve ödemelerini takip etmektedir. Şirketin bu hizmetlerine karşılık katılımcıların da organizasyon ücreti ödeme yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu sözleşme gereğince şirket tarafından alınan organizasyon ücreti ve şirket ile katılımcı arasındaki ilişkilerin fıkhi hükümleri uzun zamandır İslam hukukçuları tarafından tartışılmaktadır. Bu konuda yapılmış bazı çalışmalarda taraflar arasındaki hukuki ilişki, ivazlı hibe, karz, şirketü’l-mütenâkısa, vekâlet ve kira gibi farklı şekillerde ifade edilmiştir. Ancak sözleşmenin yapısı hakkındaki hukuki düzenleme öncesindeki belirsizlik, sözleşmenin fıkhi açıdan tam olarak değerlendirilmesini engellemiştir. Yakın zamanda gerçekleştirilen kanuni düzenleme ve yönetmeliklerle sektördeki şirketlere yönelik bazı yaptırımlar ve yükümlülükler getirilmiş, sisteme girmeyi amaçlayan vatandaşların sahip olduğu hakların korunması ve sektörün daha güvenli bir şekilde büyümesi hedeflenmiştir. Bu düzenlemelerle sistem hakkındaki bazı belirsizlikler ortadan kaldırılmış, sistemin faizsiz bir finansman yöntemi olduğu özellikle vurgulanmıştır. Yapılan bu hukuki düzenlemeler ile belirsizliklerin ortadan kaldırılması, sözleşmenin İslam hukuku açısından yeniden analiz edilmesini zorunlu kılmıştır. Bu saikle çalışmamızda tasarruf finansman sistemi, bireylerin konut, işyeri veya taşıt ihtiyaçlarını karşılamak için biriktirecekleri tasarrufları faizsiz organize bir yapıda değerlendirmeye çalışan modern alternatif bir kurum olarak incelenmiş, hukuki düzenlemelere göre tasarruf finansman sözleşmenin yapısı ortaya konulmuş ve İslam hukuku açısından hangi sözleşme veya sözleşmelere dayanabileceği tespit edilmeye çalışılmıştır. Konu çalışmamızda iki ana başlık altında ele alınmıştır. Birinci başlıkta tasarruf finansman sistemi tanıtılmış ve bu sistemin çekilişli ve çekilişsiz yöntemleri anlatılmıştır. İkinci ana başlıkta ise öncelikle günümüzde tasarruf finansman sistemi hakkında İslam hukuku açısından yapılan değerlendirme ve tespitler özetlenmiş, ardından İslam hukuku açısından bu sözleşmedeki şirket, katılımcılar ve fon arasındaki ilişkinin niteliği ortaya konulmaya çalışılmıştır. Sonuç olarak katılımcı, şirket ve fonun yükümlülük ve sınırları çerçevesinde birçok akdin (karma akit) özelliğini taşıdığı görülen tasarruf finansman sözleşmesinin hizmet, vekâlet, karz ve emanet akitleri üzerine temellendirilebileceği kanaatine varılmıştır.

  • ArticleAçık Erişim2025
    Kozmolojik ve Teleolojik Delillerin Sınırları ve İlahi Sıfatlar: Eş‘arîlik ve Fahreddîn er-Râzî

    Erkmen, Recep

    Eş‘arîler, kozmolojik ve teleolojik argümanların ilâhî sıfatlar hakkında katî bilgi verdiği düşüncesine karşı ihtiyatlı bir tutum sergilemiş ve akıl temelli teolojik açıklamaların içerdiği sorunları ele almışlardır. Bu bağlamda, Eş‘arîlik, ilâhî sıfatların mutlaklığını (mükemmelliğine) pozitif (ya da doğal) bir teoloji üzerinden izah etme girişiminde insan aklının karşılaşabileceği epistemik zorlukları vurgulamış ve vahyin zorunluluğunu, mevcut akılcı teolojik yaklaşımlar üzerinden tartışarak temellendirmeyi tercih etmiştir. Bununla birlikte aklı bütünüyle reddetmek yerine onu belirli sınırlar içerisinde bir bilgi kaynağı olarak temel almış ve kendi kelâmî çerçevesini oluşturmuştur. Bu kapsamda, (mutlak) ilâhî sıfatlar meselesini ele alan makale, kozmolojik ve teleolojik argümanların aklî sınırlarını, Eş‘arîliğin tesis ettiği prensipler çerçevesinde ve Fahreddîn er-Râzî’nin bakış açısıyla değerlendirmektedir. Duyuların verilerini bir bilgi kaynağı olarak temel alan kelâm, duyulara konu olan âlemden yola çıkarak akılla metafizik âlem hakkında bilgi üretebilmektedir. Aklin kullanımına bağlı olarak şekillenen kelam ekolleri içerisinde, mahza akılcı (rasyonalist) teolojiye temkinli yaklaşmayı tercih eden Eş‘arî kelâmcıları ve özellikle Fahreddîn er-Râzî, aklın sınırlarını yalnızca metafizik bağlamda değil, duyular âlemi çerçevesinde de eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutmuştur. Bu bağlamda, Eş‘arîlik açısından aklî bilginin sınırlarını ve imkânlarını üç temel soru çerçevesinde ele almak mümkündür: i) İnsan, aklî ve entelektüel kapasitesi doğrultusunda bir varlığın mevcudiyetini kesin bilgi (katiyyet) seviyesinde bilebilir mi? ii) Eğer bir varlığın mevcudiyeti kesin olarak bilinebiliyorsa, bu varlığın özellikleri veya sıfatları hakkındaki bilginin kesinlik (katiyyet) sınırları nelerdir? iii) Fizikî âlemden hareketle ve vahiyden bağımsız olarak, ilâhî sıfatlar hakkında kapsamlı ve kesin bir teoloji oluşturmak mümkün müdür? Eş‘arîlik, nazar ve istidlâl yöntemleri aracılığıyla Allah’ın varlığının ispat edilebileceğini savunarak birinci soruya olumlu bir yanıt vermektedir. Makale, Eş‘arîlerin bu tutumunu derinlemesine incelemese de bu konuya kısmen temas etmektedir. Ancak ikinci soru bağlamında, Eş‘arî kelâm düşüncesi ve özellikle Fahreddîn er-Râzî’nin yaklaşımı, katiyyât-zanniyyât ayrımı çerçevesinde kritik bir farklılaşma göstermektedir. Râzî, negatif teoloji (tenzîhî/selbî yaklaşım) ekseninde şekillenen kelâm anlayışında, ilâhî sıfatlar hakkında elde edilen bilgilerin katiyyât-zanniyyât bağlamında statüsünü problematize etmiş ve mutlak kesinlik taşıdığı varsayılan bazı açıklamaların aslında zannî bilgi kategorisinde değerlendirilmesi gerektiğini savunmuştur. Makalenin üzerinde yoğunlaştığı temel mesele ise üçüncü soruya verilen yanıtlardır. Râzî’nin analizleri, özellikle fiziksel âlemden hareketle Tanrı’nın sıfatlarına dair kesin sonuçlara ulaşılabilme ihtimalini sorgulamaktadır. Ona göre gözlemlenebilir dünyaya dair insan bilgisinin büyük ölçüde varsayımsal kabuller üzerine inşa edilmesi, Tanrı hakkında bu yolla ulaşılan sonuçların da katiyyetten yoksun olmasına yol açmaktadır. Bu doğrultuda, eserden müessire doğru geliştirilen argümanların Tanrı’nın zâtı ve sıfatları hakkında tam anlamıyla kesin bilgi sağlayamayacağı fikri, dolayısıyla vahiyden bağımsız olarak, kozmolojik ve teleolojik argümanlarla özellikle mutlak ilâhî sıfatlar meselesini açıklamanın imkânını bir soruna dönüştürmektedir. Bu makale, metin analizi yolu ve diyalektik yöntem ile Fahreddîn er-Râzî’nin Eş‘arî kelâmının anlaşılmasına yaptığı katkıları ele alarak, akıl temelli bir teolojinin sınırlarını yeniden gözden geçirmeyi amaçlamaktadır. Râzî’nin eleştirel tahlilleri, klasik yaklaşımların bilgi değerini sorgulamakta ve Eş‘arîliğin iç dinamikleri çerçevesinde fizik âlem üzerinden çıkış yapan argümanların kesinliğini tartışmaya açmaktadır. Bu bağlamda, Râzî’nin analizleri hem klasik İslam düşüncesindeki iç tartışmalara ışık tutmakta hem de akıllı tasarım veya ince ayar argümanı gibi modern felsefî ve teolojik bağlamlarda sürdürülen tartışmalara Eş‘arî bir perspektif sunmaktadır.

  • ReviewAçık Erişim2025
    Usûl-i Fıkhın Dayandığı İlimler

    Turan, Muhammed Fatih

    Her ilmi disiplin gibi usûl-i fıkhın da dayandığı, beslendiği ve istifade ettiği bazı ilimler vardır. Klasik dönem fakihlerinden bazıları, usûl-i fıkhın dayandığı ilimlere kısaca temas etmiş olmakla birlikte, bu konu sonraki dönemlerde müstakil bir araştırma konusu olarak ele alınmamıştır. Bu mevzuda yapılmış ilk çalışma sayılabilecek Zeki Koçak’ın “Usûl-i Fıkhın Dayandığı İlimler” adlı eseri usûl-i fıkhın ilke ve kaidelerinin teşekkülünde istifade edilen ilimleri incelemektedir Eserde usûl-i fıkhın dayandığı ilimlerden asli olanlar; kelam, şerî hükümler, Arap dili ve edebiyatı ve mantık olarak zikredilmiş, ferî olanlar ise makâsıd ve örf şeklinde tespit edilmiştir. Çalışmada kelam ilminin usûl-i fıkhın en temel başvuru kaynaklarından biri olarak kabul edilmesi, ayrıca mantık ilmiyle olan ilişkisinin ortaya konulması, fıkıh usûlü araştırmaları bakımından önem arz etmektedir. Bu yönleriyle eser hem akademik camiaya hem de İslami ilimlerde metodoloji çalışmalarına ilgi duyan genel okuyucu kitlesine hitap edebilecek nitelikte olup, önemli bir kaynak özelliği taşımaktadır.

  • ArticleAçık Erişim2025
    Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Üvey Kızı Zeyneb binti Ümmü Seleme ve Rivayetleri

    Batmaz, Merve

    Hz. Peygamber’in öz çocuklarının yanı sıra pek çok üvey çocuğu olmuştur. Evlilikleri dolayısıyla himayesine giren bu çocuklardan bazıları, Rasûlullah’ın (s.a.s.) terbiyesinde yetişme imkânını elde etmiştir. Çalışmanın konusu, bu çocuklardan biri olan Zeyneb binti Ümmü Seleme ve rivayetleridir. Zeyneb, hadis tarihi içerisinde seçkin bir konuma sahip olan Ebû Seleme ve Ümmü Seleme’nin kızıdır. Babasının vefatının ardından annesinin Rasûlullah (s.a.s.) ile evlenmesiyle birlikte ehli beyt halkasına dâhil olmuş ve çocukluğunu Rasûlullah’ın (s.a.s.) himaye ve terbiyesi altında geçirmiştir. Bu nedenle, hadis tarihi içerisindeki yerini belirlemek gerekli görülmüştür. Çalışmada, öncelikle Zeyneb binti Ümmü Seleme’nin hayatı ele alınmış; bu bağlamda babası ve annesi, doğum yeri ve çocuklar içerisindeki sırası gibi hususlar incelenmiştir. Ardından Zeyneb’in ilmî kişiliği değerlendirilmiş; bu çerçevede sahâbe olup olmadığı ve fıkıh konusundaki yetkinliği ele alınmıştır. Çalışmanın son kısmında ise Zeyneb binti Ümmü Seleme’nin rivayetleri Kütüb-i Tis‘a kapsamında incelenmiştir. Bu bağlamda rivayetlerin kaynağı, konusu ve bu rivayetleri kimlerin naklettiği gibi bilgilere yer verilmiştir. Sonuç olarak, Zeyneb’in rivayetlerinin büyük çoğunluğunun ümmühâtü’l-mü’mininden, özellikle annesi Ümmü Seleme’den olduğu tespit edilmiştir. Rivayetlerinin konularına göre dağılımı incelendiğinde ise Zeyneb’in muhtelif konularda hadis naklettiği görülmüştür. Ayrıca kendisinden hadis nakleden râviler arasında tâbiûnun önde gelen önemli isimlerinin bulunduğu belirlenmiştir.

  • ArticleAçık Erişim2025
    Birlikte Yaşama Kültürünün Kur’ânî Temelleri (İsra Suresi 23-29 Ayetleri Özelinde)

    Bayat, Ekrem

    İnsan tek başına yaşayabilme kabiliyetine sahip olmayan, başka insanların varlığına ihtiyaç duyan toplumsal bir varlıktır. İnsanlık, yaratılış maksadının gerçekleşmesi için tarih boyunca hep başka insanlarla birlikte yaşamıştır. Bu nedenle Kur’ân insanlara, “Ey İnsanlar” şeklinde hitap etmiş, hayatı ve yaşamı toplumsal birlikteliği sağlayacak şekilde düzenlemiştir. XXI. yüzyılda küresel bir köy olarak adlandırılan ve herkesin birbiri ile iletişim araçları ile bağlanabildiği dünya hayatında, “ötekileştirme” diye adlandırılabilecek bir sorunla karşılaşmak kaçınılmaz hale gelmiştir. İnsanlar arasındaki ırk, cinsiyet ve kültürel farklılıkların birlikte yaşamaya engel olmaktan çıkması gerektiği günümüzde, sosyal hayatın buna göre düzenlenmesi gerekliliği açıkça ortadadır. Ama buna rağmen dünyanın farklı birçok bölgesinde insanlar arasında çatışmalar devam etmektedir. Hâlbuki günümüz uygarlık ve medeniyeti düzeyinde tüm bu farklılar, paylaşma ve bütünleşmeye sebep olması gerekirken ayrılıklar ve çatışmaların kaynağı olmuştur. Özellikle yaşadığımız çağda, içerisinde her zamankinden daha fazla tehdit bulunduran dünyayı, tüm insanların yaşayabileceği bir yer haline getirmek ve evrensel barış ve huzuru sağlamak gerekmektedir. Bunun için insanların farklılıkları birer zenginlik olarak görmesi ve birlikte yaşayabilme kültürünü öğrenmesi sağlanmalıdır. Bu durum ise bireylerin ve toplumların birbirini tanıyıp kabul etmesine ve güven ortamında birbirleri ile iletişim kurmalarına imkân sağlayacaktır. Farklı kültür, dil ve ırka sahip her kültürden insanların birbirleri ile sağlıklı iletişim kurabilmesini sağlayan en önemli faktör, bu insanlar arasında birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesidir. Birlikte yaşama, tüm farklılıklara ve aidiyetlere rağmen ortak bir paydada buluşarak birlik ve beraberlik içerisinde sosyal hayatın huzur ve güvenle devamını sağlamaktır. Bu anlayışın toplumun her ferdinde kültürel bir bilince dönüşmesi sağlanmalıdır. Çünkü birlikte yaşama kültürünü bilinç haline dönüştüremeyen toplumlarda kutuplaşma, ötekileştirme ve bunların doğal sonucu olarak şiddet olağan hale gelmektedir. Ama bireyler Kur’ân merkezli sağlıklı ve doğru bilgi ile yönlendirildiğinde tüm olumsuzlukların ortadan kaldırılabilme ihtimali yükselecektir. İslam dini bu anlamda bireylerin huzur ve güven içerisinde yaşayabileceği bir sosyal sistemi, tüm insanlıkla buluşturmaktadır. Sevgi, saygı, adalet, dayanışma, istişare gibi birçok ilkeyi içerisinde barındıran İslam’ın birlikte yaşama kültürü, insanlığın ihtiyaç duyduğu bir sistem olarak ön plana çıkmaktadır. Kur’ân’ın öngördüğü sosyal hayat sistemi, Hz. Muhammed’in (as) kısa hayatında örnekliğini bulmuş ve insanlar arasında huzur ve refahın olduğu bir yaşam biçimi sağlamıştır. Bu örnek hayat şekli günümüze ışık tutmaktadır. Kur’ân’ın birlikte yaşama dair insanlığa öğrettiği ilke ve esaslar, hayata bakış açısı güç ve menfaat odaklı olan hikmet ve merhametten uzak insan toplulukları için hala referans olmaya devam etmektedir. Çünkü din hala bireysel ve toplumsal hayat üzerinde etkin olan bir güçtür. Günümüzde birlikte yaşama kültürünün oluşmasını sağlamak için toplumun genelinin birbirinden sorumlu olduğu bir sosyal adalet anlayışının yerleşmesini sağlamak gerekmektedir. Bu anlayışın kanunlarla veya yasalarla sağlanmasının pek mümkün olmadığı, insanlığın yeni tecrübelere ihtiyaç duyduğu açıkça ortadadır. Dolayısıyla, günümüzde artan kültürel parçalanmalar ve toplumsal ayrışmalar dikkate alındığında, birlikte yaşama kültürünün yeniden inşa edilmesi hayati bir ihtiyaç hâline gelmiştir. Bu bağlamda, dinlerin –özellikle İslâm’ın– bu konuda hangi ilkeleri önerdiği ve bu ilkelerin pratiğe nasıl yansıdığı üzerinde durulması gerekmektedir. Bu çalışma, Kur’ân-ı Kerîm’in insanların farklılıklarına rağmen bir arada yaşayabilmesini mümkün kılacak ahlâkî ve toplumsal düzenlemelere nasıl zemin hazırladığını ele almaktadır. Bu bağlamda, el-İsrâ sûresinin 23-29. ayetleri, bireyin aile içi ilişkilerinden toplumsal sorumluluklarına, ekonomik ahlâktan kamusal davranışlara kadar uzanan geniş bir yelpazede birlikte yaşamanın ilkesel zeminini çizmekte ve adeta bir Kur’ânî ahlâk manifestosu sunmaktadır.

Tam Kayıt
AlanDeğerDil
dc.date.accessioned2026-10-21T10:22:08.522493219Z
dc.date.available2026-10-21T10:22:08.522493219Z
dc.identifier.urihttps://rdlopen.rawdatalibrary.net/r/ebyu/28226
dc.rightsinfo:eu-repo/semantics/openAccess
dc.titleTemel İslam Bilimleri Bölümütr
dspace.entity.typeOrgUnit
organization.identifier.codeilahiyat-temel-islam-bilimleri
organization.unitTypedepartment
rdl.unit.alias\btemel islam bilimleri bolumu\b