Bu dergideki yayınlar

16 →
  • ArticleYayıncıda açık erişim2026
    Mirasa Konu Tarım Arazilerinin Devrinde Benimsenen Ehil Mirasçı Modeli

    Bölükbaşı, Özge

    Tarım arazilerinin miras sebebiyle bölünerek küçülmesini engellemek maksadıyla kabul edilen ehil mirasçı modeli, klasik miras hukuku kurallarından ayrılan özel bir düzenleme olarak karşımıza çıkmaktadır. Ehil mirasçılık ülkemizde ilk kez Türk Medeni Kanunu’nun 659 ila 668. maddeleri arasında ve 2005 yılında yürürlüğe giren 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nda benimsenmiştir. Ancak 5403 sayılı Kanun’daki ya da Türk Medeni Kanunu’ndaki düzenlemeler, murisin ölümünden sonra tarım arazilerinin miras sebebiyle verimsiz küçük parçalara bölünmesini engelleyememiştir. Nihayet 2014 yılında 6537 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun kabul edilerek, Türk Medeni Kanunu’nun ilgili hükümleri yürürlükten kaldırılmış ve mirasa konu tarım arazilerinin devri 5403 sayılı Kanun kapsamında yeniden düzenlenmiştir. Böylece ehil mirasçı modeli Türk Miras Hukukunda önemli bir kurum halini almıştır. Çalışmamızda ehil mirasçı kavramı ve kapsamı, özellikle Türk Miras Hukukuna etkileri bakımından detaylı bir şekilde incelenecektir. Yargıtay kararları çerçevesinde, muris muvazaası başta olmak üzere, 6537 sayılı Kanun'la kabul edilen ehil mirasçı düzenlemelerinin uygulamada neden olduğu sorunlar üzerinde durulacaktır. Öte yandan bu modelin Anayasa ve AİHS’nde yer alan mülkiyet ve miras haklarına uyumu değerlendirilecektir. Bu yönleriyle çalışmanın literatüre katkı sunması amaçlanmaktadır

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYayıncıda açık erişim2025
    Does the Rise of Naturalism Mean the End of Conceptual Analysis in the Methodology of Jurisprudence?

    Dinç, Uğur

    Recently, the method of conceptual analysis as the presumed method of analytic jurisprudence has come under attack by Brian Leiter. Relying on W.V.O. Quine’s naturalized epistemology displacing analytic-synthetic distinction on truth, Leiter offered the rejection of conceptual analysis and the adoption of naturalist method committed to doing empirical research in pursuit of providing cause-effect type of explanations in law. He argues that since conceptual analysis relies on the a priori intuitions of the conceptual theorist, this method fails to deliver the universal and necessary truths it set out to deliver. In this essay, I will analyse whether the charges Leiter levels at conceptual analysis stick to it. Drawing on the works of contemporary conceptual jurisprudents, I will conclude that conceptual analysis is secure from the defects that Leiter accuses it to have. I will argue that the questions the naturalist method and the method of conceptual analysis can succeed to answer are different sorts of questions about the law; conceptual analysis does proceed on a posteriori reasoning and its arguments are best construed as necessary truths upon contingent grounds. As a result, the naturalist method fails to replace the method of conceptual analysis.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYayıncıda açık erişim2025
    Osmanlı Kanunnameleri ve İstanbul Şer’iye Sicilleri Çerçevesinde Tazir Cezaları

    Artukoğlu, Muhammed Necat

    Bu çalışma, Osmanlı kanunnameleri ve şer’iye sicilleri bağlamında Osmanlı ceza hukukundaki tazir cezalarına odaklanmaktadır. Tazir suç ve cezaları; Şari’in hakkında, Kur’an-ı Kerim veya hadis-i şeriflerle belirli bir ceza tespit etmediği, ancak toplumda karmaşaya neden olduğu için Şari’ tarafından yasaklanmış olan suçlardır. Osmanlı hukukunda Tanzimat dönemine kadar tazir suç ve cezalarının düzenlenmesi umumi kanunnameler yoluyla olmuştur. Tanzimat döneminde ise 1840, 1851 ve 1858 yıllarında üç tane ceza kanunnamesi çıkarılmış ve tazir suç ve cezaları bu kanunnamelerde düzenlenmiştir. Osmanlı’da, tazir cezası olarak da “ölüm”, “hapis cezası (hapis cezasının özel infaz şekilleri olan kürek cezası, pran- gabentlik cezası ve kalebentlik cezası)”, “para cezaları”, “darb (sopa) cezası”,“sürgün cezası” gibi cezalar verilmiştir. Ayrıca çok sayıda şer’iye sicilinden an- laşılacağı üzere yukarıda bahsedilen ve bunlardan ayrı çeşitli tazir cezaları sıklıkla uygunsuz eylemi gerçekleştirene verilmiştir. Bu çalışma, önce İslam ceza huku- kunun genel özelliklerini ile had-kısas-tazir suçlarının sınıflandırılmasını ve esa- sen Osmanlı dönemindeki tazir suç ve cezalarını bilhassa kanunnameler ve şer’iye sicillerinden yararlanarak sınırlandırıp incelemektedir. Çalışmada varılan sonuç yapılan hukuki düzenlemeler ile uygulamanın sıklıkla birbiriyle uyum içinde ol- duğu yönünde olmuştur.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYayıncıda açık erişim2025
    Hakem Heyetlerinin AİHS m. 6 Bağlamında “Kanunla Kurulmuş Mahkeme” Niteliğinin Kabul Edilebilirliği

    Ağca, Elif

    Kanunla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde yargılanmak temel bir insan hakkıdır. AİHS ve MSHS’de ayrı ayrı düzenlenen bu hak, kişilere öncelikle mahkeme niteliğini haiz bir makam önünde yargılanmayı sağlar, sonrasında bu mahkemenin tarafsız, bağımsız ve kanunla kurulmuş nitelikte olmasını emreder. AİHM kararları dikkate alındığında bir makamın “mahkeme” olarak kabul edilebilmesi için AİHS’te sıralanan niteliklerin yanı sıra bir uyuşmazlığı kesin olarak karara bağlama yetkisi ve verilen kararın icrasının başka bir makamın iznine tabi olmaması gibi ilave şartları da taşıması gerekmektedir. Bu doğrultuda, AİHM, tarafsız, bağımsız, uyuşmazlığı kesin olarak karara bağlama yetkisi bulunan ve verdiği kararın icrası başka bir makamın iznine tabi olmayan hakem heyetlerini de şartları dâhilinde mahkeme niteliğinde kabul etmektedir. Bu noktada ihtiyari ve mecburi tahkim ayrımı yapılarak yargı yetkisinin kanundan doğup doğmadığına göre ihtiyari ve mecburi hakem heyetlerinin “kanunla kurulmuş mahkeme” niteliği üzerine görüşler ileri sürülerek tartışmalara girilmektedir. Yine tartışılan bir başka nokta, doktrinde her ne kadar hakem heyetine başvurmanın sadece yargılamayı yapacak makamdan feragat anlamına gelmediği ve bu feragatin adil yargılanma hakkı gibi yargılamadaki bazı temel haklardan da feragat anlamına geldiğidir. Özellikle devlet yargısından feragatin bu denli geniş yorumlanması ve temel insan hakları arasında sayılan haklardan da feragat edildiği sonucunun çıkarılması hatalı bir yaklaşım ortaya koymaktadır.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleAçık Erişim2025
    Hukuk Kuralları Çatıştığında Dikkate Alınan Esaslar Doğrultusunda Sulh Başvurusu Sonuçlanmadan Dava Açılıp Açılamayacağının ve Sulh Başvurusunda Zımni Ret Süresinin Kaç Gün Kabul Edileceğinin Değerlendirilmesi

    Akkoyunlu, Sencer Abdullah

    İdari işlemler dolayısıyla hakları ihlal edilenler, kural olarak doğrudan tam yargı davası açarak haklarının yerine getirilmesini (zararlarının tazminini) isteyebilirler. Ancak dilerlerse doğrudan dava açmak yerine öncelikle dava açma süresi içerisinde idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini de isteyebilirler. Kişilerin uğradıkları hak ihlalinin giderilmesi için doğrudan dava açmak yerine önce idareye başvurmaları halinde, yaptıkları başvurunun sonucunu beklemeden tam yargı davası açmaları mümkündür. Zira idari işlemlere ilişkin olarak idari başvuruda bulunmak ihtiyaridir ve İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda (m.11, m.12) başvuru sonuçlanmadan dava açılamayacağı yönünde sınırlayıcı bir hükme yer verilmemiştir. Bununla birlikte 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname’de (m.12), idari başvuru niteliğine sahip bulunan ve yapılması ihtiyari olan sulh başvurularında başvuru sonuçlanmadan dava açılamayacağı öngörülmüştür. Dolayısıyla bu iki düzenleme arasında bir çatışma hali söz konusudur. 659 sayılı KHK ile İYUK arasındaki zımni ret süresi bakımından da çatışma hali bulunmaktadır. Zira 659 sayılı KHK’da (m.12) zımni ret süresi altmış gün olarak belirlenmiş olmakla birlikte, İYUK’ta (m.11 ve m.13) bu süre otuz gün olarak belirlenmiştir. Gerek idareye başvuruda bulunulması halinde başvuru sonuçlanmadan dava açılıp açılamayacağı gerekse de zımni ret süresinin otuz gün mü yoksa altmış gün mü olarak kabul edileceği hususunda hukuk kurallarının çatışması halinde çatışma sorunun çözümünde dikkate alınan esaslar doğrultusunda değerlendirmelerde bulunmak mümkündür.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYayıncıda açık erişim2025
    Türk Yabancılar Hukukunda İdari Gözetime Alternatif Yükümlülükler

    Ağca, Elif

    Son yıllarda bulunduğu bölgede artan savaşlar ve rejim baskıları nedeniyle Türkiye, yoğun düzensiz göçle karşı karşıya kalmış ve bu durumla mücadele ama- cıyla 2014’te Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nu (YUKK) yürürlüğe koymuştur. Bu Kanunla birlikte, idari gözetim hukuki bir zemine oturtulmuş; gö- zetim süresi, gerekçeleri ve itiraz yolları detaylı şekilde düzenlenmiştir. İdari gö- zetim, Türk hukukunda YUKK’tan önceki dönemde Yabancıların İkamet ve Se- yahatleri Hakkında Kanun’da (YİSHK) var olmasına rağmen bu Kanundaki dü- zenlemeler YUKK’taki gibi yeterince açık ve detaylı değildi. YİSHK döneminde idari gözetim, gerekçe, süre ve itiraz yolları gibi unsurlar bakımından yüzeysel düzenlenmiştir. Bu eksiklik, AİHM’in Abdolkhani ve Karimnia/Türkiye kararında AİHS m. 5’in ihlali olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle 2014’te yürürlüğe gi- ren YUKK ile idari gözetim, ayrıntılı biçimde düzenlenmiş ancak uygulamada özgürlük hakkı açısından sorunlar devam etmiştir. Bu sorunları gidermek ve daha orantılı tedbirler sağlamak amacıyla idari gözetime alternatif yükümlülükler ku- rumu oluşturulmuştur. Sınır dışı edilecek yabancılar hakkında öncelikle idari gö- zetime alternatif tedbirlerin uygulanmasına karar verilmesi gerekmektedir. Böy- lelikle idari gözetim son çare olmaktadır. Bu durum, temel hakların korunması ile kamu düzeninin sağlanması arasında ölçülülük ilkesine dayalı bir denge kurulma- sının zorunlu bir sonucudur. Dengeyi tesis etmeye odaklı ölçülülük ilkesinin un- surları olan elverişlilik, gereklilik ve orantılılık, müdahalenin amaca uygun, zo- runlu ve makul ölçüde olmasını sağlar. İşbu çerçevede, yabancının sınır dışı edilme gerekçesi, içinde bulunduğu sübjektif koşullar, kamu düzeni ve milli gü- venlik bakımından oluşturduğu risk gibi faktörler dikkate alınarak yabancı hak- kında ölçülülük ilkesinin gereklerine uygun bir alternatif yükümlülüğe karar ve- rilecektir. Çalışmamızda incelenen bu yükümlülükler, belli adreste ikamet etme, bildirimde bulunma, aile temelli geri dönüş, geri dönüş danışmanlığı, kamu yara- rına hizmetlerde gönüllülük esasıyla görev alma, teminat ve elektronik izlemedir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYayıncıda açık erişim2024
    Uluslararası Yargı Kararları Işığında Estoppel İlkesi

    Alanur, Nesrin Dabanlıoğlu

    Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38. maddesinde Divan’ın önüne gelen uyuşmazlıkların çözümünde başvurabileceği kaynaklardan biri olarak üçüncü sırada “medeni milletlerce kabul edilmiş genel hukuk ilkeleri”ne yer verilmiştir. Estoppel ilkesi de bir tarafın kendi çelişkili davranışından yararlanmasını önlemeyi amaçlayarak, uluslararası ilişkilerde tutarlılığı, istikrarı, güveni korumayı sağlamaya hizmet eden bir genel hukuk ilkesi olarak karşımıza çıkmaktadır. İyi niyet, hakkaniyet, ahde vefa (söze bağlılık) gibi diğer bazı ilkelerle yakından bağı olan ilke Anglo-Sakson hukuk sistemi kapsamında geliştirilmiş ve daha sonra uluslararası hukukta uygulanabilir hale gelmiş ve dünya çapında da çeşitli hukuk sistemlerinde benimsenmiştir. İlke, bir devletin ortaya koyduğu bir beyana veya takındığı tutuma diğer devletin güvenerek bir pozisyon almasına ve bu durumdan diğer devletin kendisi lehine bir avantaj ya da fayda sağlamasına sebep olduktan sonra bu beyan veya tutuma aykırı davranmasının engellenmesini ifade eder. Bu makale, uluslararası hukuk bağlamında estoppel ilkesinin ulusal hukuktan farklı şekilde uygulandığını vurgulayarak Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve Uluslararası Sürekli Adalet Divanı’nın (USAD) çeşitli içtihatları ışığında uluslararası estoppelin oluşabilmesi için gerekli olan unsurları ele almakta ve bu mahkemelerin estoppel ilkesini uygularken ne derece tutarlı davrandığını ortaya koymaya çalışmakta ve bu ilkenin uygulamadaki sorunlu alanlarını tespit ederek çözüm önerisi sunmaktadır.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYayıncıda açık erişim2024
    Vergi Kaçakçılığı Suçlarından Defter ve Belgeleri Gizleme Suçu Bağlamında Nemo Tenetur İlkesinin Yaptırımın Türü Açısından İncelenmesi

    Laloğlu, Arzu

    Nemo tenetur ilkesinin idare hukukunda, vergi hukukunda ve hukuk davalarında uygulanmasına ilişkin görüşler olmakla birlikte ortaya çıkış nedenleri ceza hukukunda kişinin kendini suçlamaktan korunması olduğundan bu hak daha çok ceza hukukuna ilişkin bir yaptırım söz konusu olduğunda gündeme gelmektedir. Vergi kaçakçılığı suçlarından defter ve belgeleri gizleme suçunun yaptırımı ise, ceza hukukunun kapsamına giren hürriyeti bağlayıcı cezadır. Vergi kaçakçılığı suçlarından defter ve belgeleri gizleme suçuna ilişkin yaptırımın idari nitelikte bir yaptırım olması halinde nemo tenetur ilkesine başvurulmasının engellenip engellenemeyeceğinin ortaya konulması önem arz etmektedir. Bu bakımdan defter ve belgeleri gizleme suçuna yönelik öngörülebilecek yaptırım türlerinin nemo tenetur ilkesinin kullanımını engelleyip engellemediği ve hangi yaptırım türünün belirlenmesinin daha doğru olduğunun tartışılması gerekmektedir. Bu bağlamda öncelikle nemo tenetur ilkesi açılanacak, daha sonra vergi kaçakçılığı suçlarında nemo tenetur ilkesinin neden diğer suçlardan faklı değerlendirmeye tabi tutulduğundan bahsedilecek ve nemo tenetur ilkesinin geçerliliğine ilişkin görüşler belirtilecek, son olarak adli ve idari yaptırım türleri incelenerek bunlardan birinin tercih edilmesi halinde nemo tenetur ilkesinin nasıl etkileneceği değerlendirilecektir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYalnız künye2023
    Contractual Responsibility of Building Inspection Organizations to the Building Owner due to Damages Caused by the Earthquake

    Nar, Ahmet

    In earthquakes that occur in our country, many structures that were not built in accordance with the determined rules and standards are damaged. The main reason for earthquake-induced damages is the failure of those involved in the construction process (architects, engineers, workers, etc.) to comply with the determined rules and standards. For this reason, it is possible to reduce the destructive effect of an earthquake on buildings only by ensuring that those who take part in the construction process of the buildings act in accordance with these rules and standards. Until the Marmara earthquake in 1999, public institutions and organizations were inspecting whether the building was built in accordance with the aforementioned rules and standards. However, the damage caused by the Marmara Earthquake showed that the inspection was not effective and sufficient. For this reason, it was accepted as a principle that the building inspection should be carried out through the building inspection institutions to be established by people with expertise in this field. According to the Law on Building Inspection, the building inspection activity is carried out in accordance with the building inspection contract concluded between the building inspection institutions and the owner of the building. Building inspection organizations are obliged to the owner of the building to inspect whether the building has been built in accordance with the rules and standards stipulated in order to ensure the safety of life and property. Failure of the building inspection institutions to fully or duly fulfill their obligations arising from the construction inspection contract constitutes an act against the contract. The owner of the building, who has suffered damage due to the act contrary to the contract, may demand compensation from the building inspection company in accordance with the provisions of the contract.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ArticleYayıncıda açık erişim2023
    Osmanlı Devleti’nde Gayrimüslimlerin Hukuki Statüsüne Vatandaşlık Hakkı Açısından Bir Bakış

    Özdemir, Elif

    Bu çalışma, vatandaşlık hakkı bağlamında Osmanlı İmparatorluğu'ndaki gayrimüslimlerin hukuki statüsüne odaklanmaktadır. Kişi ile devlet arasındaki siyasi- hukuki bağı ifade eden vatandaşlık, bugünkü niteliğine Fransız Devrimi'nden sonra kavuşmuştur. Ancak bu kavram hak ve yükümlülüklerin bağlı olduğu bir statü ve bir devlete sadakat anlamında eski zamanlardan beri var olmuştur. Os- manlı Devleti’nde gayrimüslimlerin hukuki statüsü şer'i hukuka dayanmaktaydı. Şer'i hukuka göre İslam devleti, kendisine zimmet akdiyle bağlı olan gayrimüs- limlerin can, mal ve namus güvenliğini iç ve dış saldırılara karşı korumakla yükümlüdür. Gayrimüslimler zimmet akdi ile İslam devletinin tebaası olurlar. Os- manlı İmparatorluğu, İslam hukukunun zimmî statüsüne ilişkin ilkelerine dayanarak kendi yapısına uygun bir sistem (millet sistemi) benimsemiş ve gayrimüslim toplulukları ruhani liderler (patrikler) aracılığıyla yönetmiştir. Osmanlı Dev- leti, zamanla Avrupa karşısında zayıflamasıyla Tanzimat devri reform hareketleri ortaya çıkmıştır. Bu dönemde çıkarılan anayasal belgeler ve yasalar, gayrimüslimlerin haklarının artmasına ve eşitliğe dayalı bir vatandaşlık anlayışının geliştirilmesine önemli katkıda bulunmuştur. Osmanlı hükümetinin farklı etnik ve dini grupları 'Osmanlı üst kimliği' çatısı altında birleştirme politikası, milliyetçi hare- ketler ve Avrupa devletlerinin müdahalesi nedeniyle başarısız olmuştur. Bu çalışma, tarihsel ve hukuki bir perspektifle Osmanlı Devleti'nde gayrimüslimlerin hukuki statüsünü, vatandaşlık hakkı açısından -İslam hukukunun kendine özgü yaklaşımını ve dönemin siyasi ve sosyal koşullarını göz önünde bulundurarak- incelemektedir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
Tam Kayıt
AlanDeğerDil
creativeworkseries.issn2651-494X
creativeworkseries.issn2791-6502
dc.date.accessioned2026-10-20T15:43:39.463552723Z
dc.date.available2026-10-20T15:43:39.463552723Z
dc.identifier.urihttps://rdlopen.rawdatalibrary.net/r/ebyu/25087
dc.rightsinfo:eu-repo/semantics/openAccess
dc.titleErzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Hukuk Fakültesi dergisi
dspace.entity.typeJournal