Koleksiyon/r/ebyu/25981

Lisansüstü Tezler

Koleksiyondaki öğeler

  • Master ThesisAçık Erişim2026
    Farklı spektrometrik teknikler kullanarak safra kesesi taşlarının mikroyapısal ve kimyasal karakterizasyonunun yapılması

    Hatice Gedik

    Safra kesesi taşları (insan safra kesesinin içinde gelişen çakıl benzeri maddeler) yetişkinlerde en ağrılı safra yolu hastalıklarından biridir ve yüksek insidansa sahiptir. Safra kesesi taşları, safra kesesinde depolanan safra taş benzeri madde parçalarına sertleştiğinde oluşur. Safra, çoğu omurgalının karaciğer hepatositleri tarafından salgılanan ve daha sonra safra kesesinde depolanan ve yağların sindiriminde kullanılan acı sarı veya yeşil bir sıvıdır. Kasılma sırasında safra kesesi safrayı ortak safra kanalına iter ve bu da onu ince bağırsağa taşır ve burada yağ sindirimin rolünü yerine getirir. Safranın bileşimi su, kolesterol, yağlar, safra tuzları, proteinler ve bilirubini içerir. Safra genellikle kolesterolü çözebilir ancak çok fazla kolesterol varsa sonunda taşlara dönüşen kristallere dönüşür. Bazı durumlarda bilirubin seviyesi çok yüksekse bu da taş oluşumuna neden olabilir. Farklı safra kesesi taşlarının kendine özgü nedenleri ve oluşum mekanizmaları vardır. Safra kesesi taşlarının bileşimi, yaş, diyet, coğrafi bölge, obezite, kilo kaybı ve etnik köken gibi faktörlerden etkilenir. İdeal bir safra kesesi taşı sınıflandırma sistemi tanımlamak zordur; ancak, bunlar ana kimyasal bileşimlerine göre genel olarak gruplandırılabilir. Bu temelde üç ana türe ayrılabilirler: (i) kolesterol taşları, (ii) pigment taşları ve (iii) karışık taşlar. Bu çalışmanın amacı, safra taşını detaylı incelemek, neden olan faktörlerin belirlenmesi ve oluşum sürecini anlayabilmektir. Çalışmaya kolesistektomi ameliyatı için başvuran 50 hasta seçilecektir. Bu hastaların hepsinden ameliyat öncesinde karaciğer fonksiyon testleri ve tam kan sayımı istenecektir ki bu testler ameliyat öncesi rutin testler olup ek bir maliyet getirmeyecektir. Ayrıca yine tüm hastaların ameliyat öncesi rutin olarak taş yerini tespit etmede kullanılan radyolojik görüntüleri de istenecektir. Ameliyatlardan çıkarılan taşlar, Fourier Dönüşümlü Infra-Red Spektrometre (FT-IR), Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM) ve X-Işını difraktometresi (XRD) kullanılarak mikroyapısal ve bileşimsel özelliklerine göre analiz edilecektir. Taşlardaki elemental konsantrasyon hızlı bir biçimde elemental haritalama ve yüzey taramasını yapabileceğimiz SEM'e bağlı XRF spektrometresi ile yapılacaktır. Ayrıca SEM ile de yüzeydeki görüntülenmeye çalışılacak ve kristal oluşum süreci detaylandırılmaya çalışılacaktır. Kohort araştırması (prospektif veya retrospektif) (İnsidans araştırmaları) ve Deneysel Araştırma tipinde bir çalışma olup araştırma Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Cerrahi Tıp Bilimleri Bölümü, Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı, Fen Edebiyat Fakültesi ve Temel Bilimler Uygulama ve Araştırma Merkezinde yapılacaktır. Safra taşları üzerinde yapılacak bu araştırma ile, taş oluşumuna neden olan faktörler belirlenirken taş oluşumunu önleyici tedbirler de önerilebilecektir. Bu nedenle bu çalışma Erzincan ve çevresindeki il veya ilçe popülasyonunda safra taşlarının mineralojisini, kimyasını ve mikro yapılarını araştırmak amacıyla gerçekleştirilecektir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • Master ThesisAçık Erişim2026
    Atık lastik agregalı hafif betonların mekanik ve durabilite özelliklerinin incelenmesi

    Mustafa Keklik

    Bu tez kapsamında, ham perlit agregası kullanılarak üretilen hafif betonlarda farklı oranlarda ince atık lastik agregasının (İALA), ince ham perlit agregası ile ikame edilmesinin hafif betonlar üzerinde meydana getirdiği etkiler incelenmiştir. Araştırmada, İALA içermeyen referans karışımın yanı sıra ince perlit agregasının %5, %10, %20, %30, %40 ve %50 oranlarında İALA ile ikame edilmesiyle üretilen toplam yedi farklı hafif beton serisi hazırlanmıştır. Hazırlanan beton numuneler 28 gün kür sonunda basınç dayanımı, yarmada çekme dayanımı, ultrases geçiş hızı, elektriksel özdirenç, su emme, kılcallık ve donma-çözülme deneylerine tabi tutulmuştur. Ayrıca bu deneylerin bazıları 90 gün kür sonunda da gerçekleştirilerek kür süresinin etkisi de incelenmiştir. Bulgular, İALA ikame oranının artışı ile hafif betonun yoğunluğunda, mekanik özelliklerinde, ultrases geçiş hızında azalma; kılcallık katsayıları ve su emme yüzdelerinde artış olduğunu göstermektedir. İALA'nın %30 oranına kadar kullanımı elektriksel özdirenci azaltmış olmasına karşın bundan daha yüksek oranlarda İALA ikamesi ile elektriksel özdirenç artmış ve %50 İALA ikameli betonda en yüksek değerine ulaşmıştır. Donma-çözülme deneyinden elde edilen veriler İALA içerikli betonların donma çözülmeye daha iyi dayanıklılık gösterdiğini ortaya koymuştur. SEM görüntüleri ile diğer deneylerden elde edilen veriler uyum göstermiştir. Ekonomik, çevreci ve sürdürülebilir bir yaklaşım ile %5 İALA ikamesinin hafif beton üretiminde optimum değer olduğu, %10'dan fazla İALA ikamesinin ise beton özelliklerinde ciddi bozulmalar meydan getirdiği söylenebilir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • Doctoral ThesisAçık Erişim2026
    Eğitsel robotik destekli girişimcilik etkinliklerinin ortaokul öğrencilerinin girişimcilik becerileri üzerine etkisi

    Meryem Meral

    Girişimcilik becerilerinin erken yaşlardan itibaren geliştirilmesi eğitim alanında giderek önem kazanan bir mesele haline gelmiştir. Ancak girişimcilik becerilerinin öğretim programlarında çoğunlukla teorik düzey ile sınırlı kalması bu becerilerin etkileşimli ve uygulamaya dayalı öğrenme ortamlarıyla desteklenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda teknolojinin eğitime entegrasyonunda bir alternatif olarak öne çıkan eğitsel robotik uygulamaları girişimcilik becerilerinin kazandırılmasında etkili ve uygulanabilir bir öğrenme aracı olarak öne çıkmaktadır. Bu sebeple bu çalışmada eğitsel robotik destekli girişimcilik etkinliklerinin ortaokul öğrencilerinin girişimcilik becerileri üzerine etkisi ve eğitsel robotik destekli girişimcilik etkinliklerine yönelik öğrenci görüşlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmada açıklayıcı karma desen benimsenmiştir. Bu doğrultuda 2023-2024 Eğitim-öğretim yılında 5.sınıfta öğrenim gören 22 öğrenciye deneysel uygulama öncesi "Ortaokul Öğrencilerine Yönelik Girişimcilik Ölçeği" uygulanmıştır. Ardından deneysel uygulama kapsamında bu öğrenciler ile sekiz hafta süren eğitsel robotik destekli girişimcilik etkinlikleri gerçekleştirilmiştir. Araştırmacı ve uzman hocaların görüşleri ile tasarlanan bu etkinlikler süresince öğrenciler her hafta yapılandırılmış girişimcilik gözlem formuna bağlı olarak gözlenmiştir, araştırmacı ve öğrenciler her hafta günlük tutmuşlardır. Deneysel uygulamanın ardından aynı girişimcilik ölçeği son test olarak deney grubuna uygulanmıştır ve tüm deney grubu öğrencileri ile yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın nicel verileri istatistiksel yöntemler kullanılarak analiz edilmiştir. Bu kapsamda ölçeğe ait ön ve son test verileri bağımlı örneklem t-testi kullanılarak analiz edilmiştir. Yapılan analiz sonucunda girişimcilik ölçeğinin tüm alt boyutlarında (öz güven, yenilikçilik algısı ve yaratıcılık, liderlik ve ön plana çıkma eğilimi, sosyal beceriler ve grupla çalışma, risk alma) son test lehine anlamlı düzeyde artış görülmüştür. Gözleme ait bulgular da bu sonucu desteklemektedir. Araştırmanın nitel verileri ise içerik analizi tekniği ile analiz edilmiştir. Yarı yapılandırılmış görüşmeler ve günlüklerden elde edilen bulgular da nicel bulguları desteklemektedir ve nitel bulgulara göre eğitsel robotik destekli girişimcilik etkinlikleri öğrencilerin girişimcilik ve girişimciliğin alt boyutlarına ait becerilerin gelişmesinde olumlu rol oynamaktadır. Elde edilen bulgular etkinlikler vasıtasıyla; öğrencilerin zamanla öz güven kazandıklarını, hata yapma korkularının azaldığını, farklı problemlere deneme yanılma ile çözümler ürettiklerini, liderlik yapma konusunda olumlu hissettiklerini, etkinlikleri eğlenceli ve motive edici bulduklarını göstermektedir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • Doctoral ThesisAçık Erişim2026
    Şarj edilebilir elektrokromik enerji depolama cihazları için Lİ4Tİ5O12 (LTO) tabanlı elektrokromik yapılarının farklı şartlarda sentezi ve karakterizasyonu

    Burak Şahin

    Günümüzde enerji depolama teknolojilerinin gelişimi, yalnızca yüksek kapasiteli sistemlerin elde edilmesini değil, aynı zamanda bu sistemlere optik, işlevsel ve estetik özelliklerin kazandırılmasını da zorunlu hâle getirmiştir. Bu bağlamda yürütülen bu araştırmada, hem enerji depolama hem de optik anahtarlama işlevlerini aynı yapı içerisinde birleştirebilen yenilikçi bir Li4Ti5O12 (LTO) tabanlı elektrokromik enerji depolama cihazları için LTO elektrot geliştirilmiştir ve Nikel Oksit (NiO) elektrokromik tabanlı yapılar için karşıt elektrod olarak kullanılması durumundaki elektrokromik performansı değerlendirilmiştir. Çalışmada, yüksek yapısal kararlılığı ve uzun çevrim ömrüyle bilinen bilinen LTO ince filmleri, FTO cam altlıklar üzerine 1/1, 1.5/1 ve 2/1 Li/Ti oranlarında sol-jel/spin-coating yöntemiyle sentezlenmiş; redoks açısından aktif NiO ince filmleri ise 120–160 °C sıcaklık ve 4–6 saat süre aralıklarında hidrotermal yöntemle üretilmiştir. Elde edilen numunelerin XRD, SEM-EDX, UV-Vis analizleri ile yapısal ve optik özellikleri oraya koyularak CV ve CA analizleri ile elektrokromik performansları değerlendirilmiştir. Gerçekleştirilen ölçümler, LTO-NiO sisteminin yüksek optik modülasyon, hızlı tepki süresi ve tekrarlanabilir elektro-kimyasal kararlılığa sahip olduğunu göstermiştir. Bu çalışmada, klasik enerji depolama yaklaşımlarına yenilikçi bir bakış kazandırarak, enerji depolama kapasitesi ile optik performansı aynı yapıda birleştiren çok işlevli cihazların geliştirilmesi yönünde önemli bir adım atılmış; bu kapsamda, kolay ve ekonomik bir yöntem olan spin-coating tekniği ile elektrokromik ve enerji depolama özelliği olan LTO elektrotlar üretilmiştir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • Master ThesisAçık Erişim2026
    Sınıf öğretmenlerinin toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tutumların incelenmesi: Tunceli ili örneği

    Okan Güçtekin

    Bu çalışma, Tunceli ilinde sınıf öğretmenliği yapan öğretmenlerin toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tutumlarını belirlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma örneklemini Tunceli ilindeki 256 sınıf öğretmeninden tabakalı örnekleme yöntemi kullanılarak seçilen 138 öğretmen (34 erkek, 104 kadın) oluşturmuştur. Araştırmada veri toplama aracı olarak Zeyneloğlu (2008) tarafından geliştirilmiş "Toplumsal Cinsiyet Rolleri Tutum Ölçeği" kullanılmıştır. Veriler Google Formlar üzerinden veri toplama formu aracı ile toplanmıştır. Kullanılan ölçeğin toplam Cronbach's α iç güvenlik katsayısının 0.92 olduğu bulunmuştur. Elde edilen bulgular ölçeğin; Tunceli'deki sınıf öğretmenlerinin toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tutumlarını belirlemede istenen düzeyde geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı olduğunu göstermektedir. Verilerin analizinde IBM SPSS Statistic 24 nicel veri analizi programı kullanılmıştır. Ölçek maddeleri yorumlanırken, maddelere verilen cevapların frekanslarına (f) bakılmış, aritmetik ortalamalarını saptamak için Independent Sample t Test, One-Way ANOVA ve Kruskal-Wallis testleri uygulanmıştır. Tunceli'de görev yapan sınıf öğretmenlerinin verdikleri yanıtlar incelendiğinde; incelenen değişkenlerden doğum yeri, hizmet süresi ve cinsiyet değişkeninin cinsiyet tutumları üzerinde etkili olduğu ve öğretmenlerin eşitlikçi bir tutuma sahip oldukları gözlenmiştir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • Master ThesisAçık Erişim2026
    G20 ülkelerı̇nde doğrudan yabancı yatırımlar ı̇le fı̇nansal gelı̇şme ı̇lı̇şkı̇sı̇nı̇n sı̇stem GMM ve momentler Kantı̇l Regresyon yöntemı̇yle ı̇ncelenmesı̇

    Erdem Özkan

    Doğrudan yabancı yatırımların (DYY) finansal sistemler üzerindeki etkisi, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeler açısından önem arz etmektedir. Çalışmanın amacı, DYY'lerin finansal gelişme üzerindeki etkisini, kurumsal kalite ve temel makroekonomik göstergelerle birlikte değerlendirerek G20 ülkeleri örnekleminde incelemektir. Bu kapsamda, 2002-2021 dönemine ait dengeli panel veri seti kullanılmıştır. Analizde finansal gelişmenin dinamik yapısını dikkate almak amacıyla Sistem-GMM yöntemi kullanılmış, ayrıca etkilerin finansal gelişme düzeyine göre farklılaşıp farklılaşmadığını incelemek için MMQR yöntemi uygulanmıştır. Elde edilen bulgular, DYY'lerin finansal gelişme üzerindeki ortalama etkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığını göstermektedir. Buna karşılık kantil regresyon sonuçları, bu etkinin finansal gelişmenin görece yüksek olduğu ülkelerde pozitif ve anlamlı hale geldiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca, kurumsal kalitenin finansal gelişmeyi desteklediği, enflasyonun finansal gelişme üzerinde olumsuz etkiler oluşturduğu ve geniş para arzının özellikle gelişmekte olan ülkelerde finansal gelişmenin önemli bir belirleyicisi olduğu tespit edilmiştir. Bulgular, DYY'lerin finansal gelişme üzerindeki etkisinin kurumsal ve makroekonomik koşullara bağlı olduğunu göstermektedir. Bu bulguların, politika tasarımı açısından önemli çıkarımlar sunduğu ve çalışmanın literatüre anlamlı bir katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • Doctoral ThesisAçık Erişim2025
    Mâtürîdi'de mekân ve zaman

    Yalçın Topçu

    Bu tezde, insanın kendisini, etrafını, var olanı tanımlamada önemli olan mekân ve zaman kavramı Mâtürîdî açısından değerlendirilmiştir. Mekân, zaman anlayışı insan aklını, gözlemini ve inancını etkilemiştir. Aynı şekilde inanç, gözlem, aklı kullanma şekli de mekân ve zaman anlayışını etkilemiştir. Bu etkileşim insan bilgi ve medeniyet anlayışına katkı sağlamıştır. Mekân ve zaman kavramları İslam öncesi ve İslam anlayışı içerisinde farklı şekilde de anlaşılmıştır. İslam içerisinde etkilenmeyi, İslam öncesi anlayıştan etkilenerek nasları anlama ve İslam öncesi anlayış alanında İslam'dan etkilenerek özgün bilgi üretme şeklinde değerlendirebiliriz. Naslardan etkilenerek bu kavramları oluşturanlar akıl yürütme ve bilim oluşturmada yeni yöntemler belirlemişlerdir. Mâtürîdî'yi bu tasnif içerisinde naslardan etkilenip yeni akıl yürütme ve bilim üreten düşünürler içerisinde değerlendirebilir. Bu çalışmada Mâtürîdî'nin mekân, zaman anlayışını akıl ve bilim anlayışı içerisinde nasıl değerlendirildiğini ortaya koyacağız. Ayrıca bu anlayış ile var olanı nasıl anladığını ve yan manaları nasıl açıkladığını da ortaya çıkarmış olacağız.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • Doctoral ThesisAçık Erişim2025
    Ortaçağ dönemi Dersim/Tunceli ve çevresinin tarihi coğrafyası (X. ve XVI. yüzyıl)

    Safiye Samancı

    ORTAÇAĞ DÖNEMİ DERSİM/TUNCELİ VE ÇEVRESİNİN TARİHİ COĞRAFYASI (X. Ve XV. YÜZYIL) İlk Çağ'dan itibaren bir yerleşim alanı olarak tercih edilen Dersim/Tunceli yöresi, Orta Çağ boyunca ve sonrasında da önemini korumuş; farklı etnik yapılar ile kültürlerin etkileşimi sonucunda kendine özgü bir Dersim kültürel dokusu ortaya çıkmıştır. Bölgenin coğrafî konumu, burayı doğal bir sığınak hâline getirerek birçok medeniyete ev sahipliği yapmasını sağlamış ve böylece coğrafî yapının tarihsel süreçleri nasıl şekillendirdiğini açık biçimde göstermiştir. Hurri, Asur, Mitanni, Pers, Bizans, Sâsânî ve Arap hâkimiyetlerine sahne olan bölge, Anadolu'nun Türkleşme süreciyle birlikte Türk siyasi teşekküllerinin egemenliği altına girmiştir. Bu süreçte bölgenin eski kültürel birikimi, dini inanışları ve yaşam biçimleri Türk kültürü, adetleri ve gelenekleri ile kaynaşarak yörenin kendine özgü yeni bir kültürel yapıya kavuşmasına zemin hazırlamıştır. Bu çalışmanın amacı; Dersim/Tunceli ve çevresinin tarihi coğrafyasını ele alarak geçmiş medeniyet ve kültürlerin izlerini hem tarihsel veriler hem de coğrafî koşulların sunduğu imkânlar doğrultusunda incelemektir. Coğrafî ve fiziki şartların etkisi altında Dersim ve civarında nasıl bir tarihsel ağ örüldüğünü, bölgenin hangi medeniyetlere ev sahipliği yaptığını ve tarih boyunca nasıl yaşam koşulları sunduğunu ortaya koymak hedeflenmektedir. Böylece, tarihi coğrafya perspektifiyle bölgenin sosyokültürel, siyasal, ekonomik ve dini alanlarda nasıl bir gelişim süreci geçirdiği daha iyi anlaşılacaktır. Anahtar Kelime: Dersim/Tunceli, Tarihi Coğrafya, Selçuklular, Akkoyunlular, Safeviler.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • Master ThesisAçık Erişim2025
    CHP döneminde kız talebe yurtları

    Merve Karadağ İğman

    Cumhuriyet döneminde başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere ileri gelen devlet adamlarının genel düşüncesinin kadınların eğitilmesi meselesi üzerinde olduğu görülmüştür. Bu sebeple ilk olarak eğitimde kadınlara da erkekler kadar eşit haklar tanınmış ilkokul, ortaokul, lise ve üniversitede kadınların okuma oranının arttığı gözlemlenmiştir. 1 Kasım 1928 tarihinde Harf İnkılabı kabul edilerek Osmanlı alfabesi geçerliliğini yitirmiş ve Latin harflerini esas alan Türk alfabesi yürürlüğe girmiştir. Yürürlüğe giren harf inkılabı ile yeni harflerin halka öğretilmesi düşüncesinin oluşmasıyla yeni alfabeyi halka öğretmek ve okuryazar oranını artırmak için 1 Ocak 1929'da Millet Mektepleri kurulmuştur. Millet Mektepleri ihtiyacı karşılamayınca yerine Halkevleri açılmış Halkevlerini ise Köy Enstitüleri takip etmiştir. Dönemin iktidar partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi, kadınların eğitilmesi üzerinde önemle durmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi 1924 - 1942 yılları arasındaki dönemde yurt boşluğunu doldurmaya çalışmıştır. Bu boşluğu doldurmak amacıyla talebelerin eğitim aldıkları mekteplerin yanında talebe yurtları inşa ettirmiştir. İnşa edilen bu talebe yurtları; CHP'nin açtığı talebe yurtları, Sıhhat ve İçtima-i Vekaletinin açtığı talebe yurtları, Türk Maarif Cemiyetine bağlı talebe yurtları, vilayetler tarafından himaye gören talebe yurtları, şahsa ait ve ticaret amaçlı açılan talebe yurtları olarak beş grupta toplanmıştır. Bu yurtlarda talebeler eğitim dönemleri boyunca yurtlar tarafından belirlenen ücret karşılığında yatılı olarak kalmışlardır.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • Master ThesisAçık Erişim2025
    Dengesiz görüntü veri kümelerinde nesne tanıma için görsel transformatör tabanlı öznitelik çıkarma ve makine öğrenmesi sınıflandırıcılarını dayalı hibrit bir yaklaşım

    Alı Khudhaır Abbas Alı

    Bu çalışma, Görsel Transformatör (Vision Transformer, ViT) modelinden elde edilen özniteliklerin klasik makine öğrenmesi sınıflandırıcıları olan LightGBM, AdaBoost, ExtraTrees ve Lojistik Regresyon ile birleştirilerek nesne tanıma performansının artırılmasını amaçlamaktadır. Araştırmada, Caltech-101 veri seti üzerinde gerçekleştirilen deneyler sonucunda farklı öznitelik çıkarıcı–sınıflandırıcı kombinasyonları karşılaştırılmıştır. Özellikle ViT ve Lojistik Regresyon kombinasyonu, önerilen yöntem olarak öne çıkmış ve %95,5 doğruluk ile %89,7 duyarlılık değerlerine ulaşmıştır. Bu sonuçlar, önerilen yaklaşımın mevcut son teknoloji yöntemlere kıyasla önemli ölçüde daha yüksek performans sergilediğini ortaya koymaktadır.Elde edilen bulgular, ViT modelinden çıkarılan özniteliklerin klasik sınıflandırıcılarla sentezlenmesinin nesne tanıma görevlerinde kayda değer ilerlemelere yol açabileceğini göstermektedir. Önerilen hibrit yöntem, derin öğrenme tabanlı otomatik öznitelik çıkarımının yüksek temsil gücünü; geleneksel makine öğrenimi sınıflayıcılarının anlaşılabilirliği ve düşük hesaplama maliyeti gibi avantajlarıyla birleştirerek doğruluk, işlem performansı ve genel sistem verimliliği açısından önemli iyileştirmeler sağlama potansiyeline sahiptir. Ayrıca, gerçek zamanlı analizler ve sınırlı donanıma sahip akıllı sistem uygulamaları için etkin bir çözüm alternatifi olarak öne çıkmaktadır.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ThesisAçık Erişim2025
    İntertrokanterik femur kırığı nedeniyle opere olacak hastalarda uygulanan perikapsüler sinir bloğu ve anterior quadratus lumborum bloğunun spinal anestezi pozisyon ağrısına ve postoperatif analjeziye etkilerinin karşılaştırılması

    Salih Zorbuna

    Bu çalışmanın amacı, intertrokanterik femur kırığı nedeniyle cerrahi uygulanacak hastalarda spinal anestezi öncesinde uygulanan perikapsüler sinir grubu (PENG) bloğu ile anterior quadratus lumborum bloğunun (QLB-3); preoperatif ağrı düzeyi, spinal anestezi için oturma pozisyonu sırasında hissedilen ağrı, spinal anestezinin uygulanma başarısı, postoperatif analjezik etkinlik ve postoperatif opioid tüketimi üzerindeki etkilerini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem Bu prospektif, randomize klinik çalışmada, intertrokanterik femur kırığı nedeniyle opere edilen 84 hasta randomizasyon ile perikapsüler sinir grubu (PENG) bloğu uygulanan Grup P (n=42) ve anterior quadratus lumborum bloğu (QLB-3) uygulanan Grup Q (n=42) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Çalışmaya 30–85 yaş aralığında ve ASA I–III risk sınıfındaki hastalar dâhil edildi. Her iki grupta da rejyonel bloklar, spinal anestezi öncesinde ultrason eşliğinde uygulandı. Blok uygulamasından önce ve uygulamadan 30 dakika sonra hastaların istirahat ve dinamik ağrısı (etkilenen ekstremitenin 15° elevasyonu sırasında hissedilen ağrı), sayısal derecelendirme skalası (Numeric Rating Scale, NRS; 0–10) kullanılarak değerlendirildi. Ayrıca spinal anestezi için oturma pozisyonu sırasında hissedilen ağrı NRS kullanılarak kaydedildi. Spinal anestezinin uygulanma başarısı, ilk girişimde subaraknoid aralığa ulaşılması kriteri esas alınarak değerlendirildi ve kayıt altına alındı. Postoperatif dönemde hastaların ağrı düzeyleri 1., 4., 8., 12. ve 24. saatlerde NRS kullanılarak değerlendirildi. Kurtarma analjezisi protokolü kapsamında, NRS ≥4 olan hastalara 1 mg/kg dozunda intravenöz tramadol hidroklorür uygulandı. Tramadol hidroklorür uygulama sıklığı 6 saatten daha kısa olmayacak şekilde planlandı ve günlük maksimum doz 400 mg'ı aşmayacak şekilde sınırlandırıldı. İlk 24 saatlik toplam tramadol hidroklorür tüketimi kaydedildi ve gruplar arasında karşılaştırıldı. Elde edilen veriler IBM SPSS Statistics 25.0 (IBM Corp., Armonk, NY, USA) paket programı ile analiz edildi. Bulgular Preoperatif dönemde, blok uygulaması sonrasında değerlendirilen istirahat ağrısı, dinamik ağrı ve spinal anestezi için oturma pozisyon ağrısı skorlarının Grup P'de (PENG) Grup Q'ya (QLB-3) kıyasla anlamlı olarak daha düşük olduğu saptandı. Spinal anestezinin ilk girişim başarısı Grup P'de daha yüksek bulundu. Postoperatif dönemde ise ilk 12 saat içerisinde (1., 4., 8., ve 12. saatlerde) Grup Q'da ağrı skorlarının daha düşük olduğu, 24. saatte gruplar arasında anlamlı fark olmadığı gözlendi. Yirmi dört saatlik toplam tramadol hidroklorür tüketimi Grup Q'da anlamlı olarak daha az bulundu. Sonuç İntertrokanterik femur kırığı cerrahisinde, perikapsüler sinir grubu (PENG) bloğunun preoperatif ağrı kontrolü ve spinal anestezi için pozisyonlandırma sırasında hissedilen ağrıyı azaltmada daha etkili olduğu bulundu. Anterior quadratus lumborum bloğunun (QLB-3) ise postoperatif dönemde daha güçlü ve uzun süreli analjezi sağladığı, buna paralel olarak opioid tüketimini anlamlı düzeyde azalttığı saptandı.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ThesisAçık Erişim2025
    Diyabetli bireylerde risk algısı ile öz yönetim davranışları arasındaki ilişki

    Rıdvan Kaya

    Amaç: Bu çalışmanın amacı, Tip 2 diyabet tanısı ile izlenen bireylerde risk algısı ile diyabet öz-yönetim davranışları arasındaki ilişkiyi incelemektir. Ayrıca risk algısı ve öz-yönetim davranışlarının sosyodemografik, klinik ve yaşam tarzı değişkenleri ile ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel ve tanımlayıcı nitelikte olup Erzincan Mengücek Gazi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği ile Kavakyolu Eğitim Aile Sağlığı Merkezi'nde yürütülmüştür. Çalışmaya, en az bir yıldır Tip 2 diyabet tanısı olan ve gönüllü olarak katılmayı kabul eden 102 birey dahil edilmiştir. Veriler; sosyodemografik ve klinik özellikleri içeren Tanıtıcı Bilgi Formu, Diyabet Öz Yönetim Skalası (DÖYS) ve Risk Algı Ölçeği (RAÖ) kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. İstatistiksel analizlerde non-parametrik testler ve Spearman korelasyon analizi kullanılmış, p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların RAÖ risk bilgisi puanları ile DÖYS toplam ve tüm alt boyut puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif ilişkiler saptanmıştır (p<0,05). RAÖ birleşik risk bilgisi yalnızca DÖYS fiziksel aktivite alt boyutu ile anlamlı ilişki göstermiştir (p=0,006). RAÖ endişe alt boyutu ile DÖYS glikoz yönetimi arasında pozitif ilişki bulunmuştur (p=0,030). RAÖ iyimserlik alt boyutu, DÖYS toplam puanı, diyet ve sağlık hizmeti kullanımı alt boyutları ile anlamlı ilişkiler göstermiştir. DÖYS toplam puanı yalnızca komplikasyon süresi ile anlamlı korelasyon göstermiştir. RAÖ çevresel risk alt boyutu ile DÖYS puanları arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç ve Öneriler: Bu çalışma, diyabetli bireylerde risk algısının özellikle bilgi temelli bileşenlerinin öz-yönetim davranışlarını olumlu yönde etkilediğini göstermektedir. Aile hekimliği uygulamalarında, yalnızca komplikasyon riski vurgusu yerine, doğru ve dengeli risk bilgilendirmesi ile birlikte öz-yeterlik ve davranış destekleyici yaklaşımların benimsenmesi önerilmektedir. Birinci basamakta yapılandırılmış eğitim ve danışmanlık hizmetlerinin güçlendirilmesi, diyabet öz-yönetimini ve klinik sonuçları iyileştirebilir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • Doctoral ThesisAçık Erişim2025
    Meşru savunmada sınırın aşılması

    Fatih Akıncı

    Haksız saldırıya karşı gereklilik ve ölçülülük şartlarına uygun olarak savunma yapılması durumunda eylem meşru savunma gereğince hukuka uygun olacaktır. Ancak gerekli ve ölçülü olan bu savunmanın belirli sınırlar dahilinde gerçekleştirilmesi gerekir. Aksi takdirde sınır aşılır ve meşru savunmada sınırın aşılması gündeme gelir. Sınırın aşılması, Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 27. maddesinde düzenlenmiştir. Meşru savunma, sınırı mevcut olan ceza sorumluluğunu kaldıran hallerdendir. Dolayısıyla birinci fıkra meşru savunmayı da ilgilendirmektedir. İkinci fıkrada ise sadece meşru savunma ifadesi kullanılmıştır. Bu çalışma dört ana bölümden oluşacaktır. İlk bölümde meşru savunmada sınırın aşılmasının değerlendirilmesi için öncelikle incelenmesi gereken hal olan meşru savunmanın şartları, meşru savunmanın sınırları, meşru savunmanın geçerliliği için önemli olan durumlar; ikinci bölümde meşru savunmada sınırın taksirle aşılması halinin hukuki esası, şartları, hukuki niteliği ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu'nda düzenlenen sınırın aşılması hali; üçüncü bölümde meşru savunmada sınırın heyecan, korku veya telaş nedeniyle aşılması halinin hukuki esası, şartları ve hukuki niteliği; dördüncü bölümde ise her iki sınırın aşılması şeklini de ilgilendiren bazı özel durumlar ile sınırın aşılması ilişkisi ve karşılaştırmalı hukuk açısından sınırın aşılması konuları incelenecektir. Bu çalışmada sınırın aşılması hallerinin hukuki esasının, şartlarının ve hukuki niteliklerinin neler olduğu; bahse konu sınırın aşılması şekillerinin aralarındaki farklar ve bazı ilişkili kurumlar ile ilişkileri ortaya konulmaya çalışılacaktır.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • Master ThesisAçık Erişim2025
    Yabancılara Türkçe öğretimi için hazırlanmış hikâyelerin kök değerler açısından incelenmesi

    Deniz Anıl

    Bu araştırmanın amacı, yabancılara Türkçe öğretiminde kullanılan Aslı Hikâye Serisi ile Yabancı Öğrenciler İçin Türkçe Hikâyeler setlerini Millî Eğitim Bakanlığı tarafından öğretim programına dâhil edilen kök değerler (adalet, dostluk, dürüstlük, öz denetim, sabır, saygı, sevgi, sorumluluk, vatanseverlik ve yardımseverlik) çerçevesinde sistematik olarak incelemektir. Nitel araştırma paradigmasına dayalı olarak yürütülen çalışmadaki veriler betimsel analizle incelenmiştir. Araştırma kapsamında Aslı Hikâye Serisi ile Yabancı Öğrenciler İçin Türkçe Hikâyeler setlerinde yer alan toplam 30 hikâye kitabı içerik açısından ayrıntılı biçimde çözümlenmiştir. Veri analizinde hikâyelerde yer alan kök değerlerin görünürlüğü belirlenmiş ve ilgili bölümlerden doğrudan alıntılarla desteklenmiştir. Bulgular Aslı Hikâye Serisi'nde en sık işlenen değerlerin yardımseverlik, sorumluluk ve dürüstlük; en az işlenenlerin ise vatanseverlik, adalet ve sabır olduğunu göstermektedir. Yabancı Öğrenciler İçin Türkçe Hikâyeler setinde ise en çok dürüstlük ve sorumluluk, en az ise vatanseverlik ve adalet değerlerine yer verildiği belirlenmiştir. Bulgular, iki hikâye setinin de A1-B2 düzeyleri arasında kök değerleri büyük ölçüde yansıtan ve yabancılara Türkçe öğretimi için uygun materyaller olduğunu göstermektedir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ThesisAçık Erişim2025
    Pulmoner emboli klinik sınıflaması ile kalp tipi yağ asidi bağlayıcı protein (H-FABP) arasındaki ilişkinin araştırılması

    Betül Işık

    Pulmoner emboli (PE), yüksek mortalite riski taşıyan ve erken dönemde doğru risk sınıflamasının kritik önem arz ettiği bir klinik tablodur. Bu çalışmada, kalp tipi yağ asidi bağlayıcı protein (H-FABP) düzeylerinin akut pulmoner embolide klinik ciddiyet ile ilişkisi ve ciddi pulmoner emboliyi öngörmedeki prognostik rolünün değerlendirilmesi; ayrıca troponin ve pro-BNP düzeylerinin hastalık ciddiyeti ve prognoz ile ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Akut pulmoner emboli tanısı alan toplam 92 hasta çalışmaya dâhil edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 64,1 ± 10,2 yıl olup, %53,3'ü kadın (n=49) ve %46,7'si erkektir (n=43). Non-masif olgu sayısının sınırlı olması nedeniyle klinik sınıflama, masif ve submasif+non-masif gruplar üzerinden yapılmıştır. ROC analizi sonuçlarına göre, troponin (AUC=0,673; p=0,005) ve pro-BNP (AUC=0,657; p=0,011) düzeylerinin hastalık ciddiyetini öngörmede istatistiksel olarak anlamlı ayırt edici güce sahip olduğu saptanmıştır. Buna karşılık H-FABP için hesaplanan AUC değerinin 0,610 olması ve p=0,074 düzeyinde istatistiksel anlamlılığa ulaşmaması, bu biyobelirtecin çalışmamızda anlamlı bir prognostik değer göstermediğini ortaya koymaktadır. PESİ skoru ile yapılan korelasyon analizinde, troponin ve pro-BNP düzeylerinin klinik ciddiyet ile anlamlı pozitif ilişki gösterdiği belirlenmiş; H-FABP ile PESİ skoru arasında ise anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Elde edilen veriler, troponin ve pro-BNP'nin pulmoner emboli ciddiyeti ile ilişkili güçlü biyobelirteçler olduğunu göstermektedir. H-FABP'nin prognostik performansının anlamlı bulunmaması, biyolojik salınım kinetiğine bağlı ölçüm zamanlaması ve örneklem büyüklüğünün sınırlılığı ile ilişkili olabilir. Bu nedenle, H-FABP'nin pulmoner embolideki prognostik rolünün daha net ortaya konabilmesi için geniş örneklemli ve metodolojik olarak daha güçlü çalışmalara ihtiyaç vardır.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ThesisAçık Erişim2025
    Psödoeksfoliasyon sendromu ve psödoeksfoliatif glokomda optik koherens tomografi ve optik koherens tomografi anjiyografi bulguları

    Şenay Deniz

    Amaç: Bu çalışmanın amacı, psödoeksfoliasyon sendromu (PES) ve psödoeksfoliatif glokom (PEG) olgularında retina ve optik sinirin mikrovasküler yapısındaki değişikliklerin optik koherens tomografi (OKT) ve optik koherens tomografi anjiyografi (OKT-A) yöntemleriyle ayrıntılı olarak analiz etmek ve elde edilen yapısal ve mikrovasküler parametrelerin glokomun erken tanısı ve hastalık ayrımındaki tanısal gücünü değerlendirmektir. Böylece PES ve PEG olgularında glokomatöz hasarın daha erken ve doğru saptanmasına katkı sağlayacak görüntüleme belirteçlerinin ortaya konulması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Prospektif, gözlemsel, kesitsel karşılaştırmalı klinik çalışmamıza 46 PES'li hastanın 61 gözü, 37 PEG'li hastanın 47 gözü ve 44 sağlıklı kontrol bireylerinin 88 gözü olmak üzere toplamda 127 hastanın 196 gözü dahil edildi. Çalışmaya alınan bütün hastaların ayrıntılı oftalmolojik muayenesi yapıldı. Bu muayene kapsamında, logMAR cinsinden en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) analizi, yarık lamba biyomikroskopisi ile ön segment muayenesi, Goldmann applanasyon tonometresi (GAT) ile göz içi basıncı (GİB) ölçümü ve dilatasyonlu fundus muayenesi gerçekleştirildi. SD-OKT cihazı (Nidek Co Ltd) ile makula kalınlığı, retina sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlığı, ganglion hücre kompleksi (GHK) kalınlığı ölçüldü. OKT-A (OKT-A; RS-3000 Advance, Nidek Co Ltd) ile retinal yüzeyel ve derin kapiller pleksus (YKP, DKP) vasküler dansiteleri (VD), foveal avasküler zon (FAZ) parametreleri ve radyal peripapiller kapiller pleksus vasküler dansite ölçümleri (RPKP-VD) yapıldı. Bulgular: Grupların peripapiller RSLT kalınlıkları nasal kadran hariç istatistiksel olarak anlamlı şekilde en düşük PEG grubunda, en yüksek ise kontrol grubunda saptandı. (p<0.001) GHK kalınlığı anlamlı olarak en düşük PEG grubunda, en yüksek kontrol grubunda saptandı. (p<0.001) GEE ve GLMM analizlerinde İ- RSLT (İnferior Retina Sinir Lifi Tabakası), S-RSLT (Superior Retina Sinir Lifi Tabakası) ve İ-GHK (İnferior Gangliyon Hücre Kompleksi) kalınlığı istatistiksel olarak en güçlü yapısal belirteç olarak saptanmıştır. Makula kalınlığı dış halka inferior kadran, iç halka superior kadran ve santral alanı hariç diğer kadranlarda en düşük değerler anlamlı olarak PEG'de en yüksek değerler kontrol grubunda saptandı. (p<0.001) FAZ alan ve çevre değerlerinde gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmazken (sırasıyla p=0.062, p=0.051); dairesellik indeksinde PEG grubunda anlamlı olarak en yüksek değerde saptandı. (p<0.001) YKP VD iç halka superior kadran, iç halka temporal kadran ve santral bölge hariç diğer kadranlarda en düşük değer anlamlı olarak PEG grubunda en yüksek değer anlamlı olarak kontrol grubunda saptandı. (p<0.001) Ortalama DKP VD ve iç halka ortalama DKP VD 2 değerleri anlamlı olarak en düşük PEG grubunda, anlamlı olarak en yüksek kontrol grubunda gözlemlendi. (p<0.001) RPKP superior ve inferior kadran değerleri PEG grubunda anlamlı olarak en düşük değerde, kontrol grubunda anlamlı olarak en yüksek değerde saptandı (p<0.001). GEE ve GLMM modeli analiz sonuçlarının her ikisinde de yaş, EİDGK, GİB, İ-GHK, FAZ alan, parafoveal S-YKP VD, parafoveal İ-YKP VD, S-RSLT ve İ-RSLT değişkenleri hastalık varlığı ile anlamlı biçimde ilişkili bulundu. Buna karşılık İ-GHK, yüzeyel pleksus damar yoğunlukları (S-YKP ve İ-YKP VD) ile RSLT kalınlıklarının azalan değerleri her iki modelde de hastalık varlığı ile ilişkili bulundu. GİB, her iki modelde de PEG sınıfına geçişi artıran temel risk faktörü olarak öne çıkarken, parafoveal İ-MK, İ-GHK, S-RSLT ve İ-RSLT hem GEE hem de GLMM modellerinde ters yönlü ilişki gösterdiği tespit edildi. Benzer şekilde mikrovasküler parametrelerden parafoveal S-YKP VD, foveal YKP VD ve parafoveal ort-DKP VD değerlerinin de hastalık şiddeti ile negatif yönde ilişkili olduğu görüldü. Her iki modelde cinsiyet ve yaş değişkenlerinin anlamlı olmadığı saptandı. Sonuç: Çalışmamız klinik uygulamalarda PES ve PEG riskini değerlendirmek ve hastalığın progresyonunu izlemek için hem vasküler hem de yapısal biyobelirteçlerin birlikte kullanılmasının önemini ortaya koymaktadır. OKT ve OKT-A tetkikleri, PES ve PEG'li gözlerdeki yapısal ve fonksiyonel değişikliklerin klinik olarak izlenmesini sağlayan değerli yöntemlerdir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ThesisAçık Erişim2025
    Diyabetik retinopatide optik koherens tomografi anjiyografi bulgularının metabolomik profil, nefropati ve kardiyovasküler hastalık riski ile korelasyonunun değerlendirilmesi

    Samet Aldağ

    Amaç: Diyabet spektrumunun farklı evrelerinde OCTA ile ölçülen retinal mikrovasküler parametrelerin diyabetik nefropati belirteçleri ve UKPDS temelli kardiyovasküler risk skorları ile ilişkisini bütüncül olarak değerlendirmek ve retina–böbrek–kalp eksenindeki ortak patofizyolojik yükü tanımlamaktır. Gereç ve Yöntem: Prospektif-kesitsel çalışmaya ADA kriterlerine göre kontrol (n=37), prediyabet (n=31), DR olmayan tip 2 DM (n=48), hafif–orta NPDR (n=20) ve şiddetli NPDR (n=24) olmak üzere toplam 160 olgu dahil edildi. ETDRS'ye göre evreleme sonrası OCT/OCTA ile FAZ metrikleri, SCP/DCP ve peripapiller RPC damar yoğunlukları ile retinal kalınlıklar ölçüldü. Nefropati eGFR (CKD-EPI), mikroalbüminüri ve ACR ile; kardiyovasküler risk UKPDS Risk Engine ile değerlendirildi. Plazma örneklerinde hedef dışı LC–MS tabanlı metabolomik analiz yapıldı; PCA ve yolak analizleri uygulandı. Bulgular: Retinopati şiddeti arttıkça FAZ alanı/perimetresi arttı, dairesellik azaldı (p<0,001). SCP/DCP ve RPC damar yoğunlukları NPDR evreleriyle progresif azaldı (p<0,001); şiddetli NPDR'de makula kalınlıkları daha yüksekti (p<0,01). Mikroalbüminüri ve ACR NPDR gruplarında arttı, eGFR azaldı (p<0,001). UKPDS'ye göre koroner hastalık ve inme riskleri diyabet ve NPDR gruplarında daha yüksekti (p<0,001). PCA'da gruplar arasında kademeli ayrışma izlendi (PC1 %40,8; PC2 %17,4) ve enerji metabolizması, lipid peroksidasyonu, inflamasyon ve oksidatif stresle ilişkili yolaklarda progresyonla uyumlu değişimler saptandı. Sonuç: DR/NPDR şiddet artışı, OCTA ile mikrovasküler bozulma, nefropati göstergelerinde kötüleşme ve artmış UKPDS kardiyovasküler risk ile birlikte seyretmektedir. Metabolomik bulgular, progresyonla uyumlu enerji metabolizması ve oksidatif stres/inflamasyon ekseninde belirgin değişimleri desteklemektedir. Retinal OCTA parametreleri sistemik mikrovasküler yükün noninvaziv göstergeleri olabilir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ThesisAçık Erişim2025
    Anakinranın sıçanlarda deneysel olarak oluşturulan oküler iskemik sendrom üzerine etkisinin moleküler mekanizması

    Shavkatbek Karımov

    Amaç: Anakinranın sıçanlarda çift taraflı ortak karotis artere uygulanan klampaj ve deklampaj işlemine bağlı olası retina hasarına etkisini biyokimyasal ve histopatolojik olarak araştırmak ve tocilizumabla karşılaştırılarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 24 adet albino Wistar türü erkek sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları şam operasyonu uygulanan (SG), sağ ve sol ortak karotis cross-klampaj ve deklampaj işlemi uygulanan (CUG), anakinra+ortak karotis cross-klampaj ve deklampaj işlemi (ACU), tocilizumab+ortak karotis cross-klampaj ve deklampaj işlemi (TCU) uygulanan olmak üzere dört gruba ayrıldı. Bu süre sonunda hayvanlar yüksek doz anestezi ile öldürüldü ve çıkarılan göz dokularında malondialdehit (MDA), total glutatyon (tGSH), interlökin-1beta (IL-1β), interlökin-6 (IL-6), tumör nekrozis faktör alfa (TNF-α) düzeyleri ölçüldü. Retina doku ayrıca, histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Biyokimyasal deney sonuçlarımız, sıçanların çift taraflı ortak karotis arterine uygulanan klampaj ve deklampaj işleminin göz dokusunda oksidan ve proinflamatuar sitokin düzeylerinde artışa, antioksidan düzeylerinde ise azalışa yol açtığını göstermiştir. Ayrıca I/R işleminin OİS'ye neden olduğu histopatolojik olarak da anlaşılmıştır. Anakinra, göz dokusunda I/R işlemi ile ilişkili oksidan ve proinflamatuar sitokin artışını, antioksidan azalışını ve morfolojik değişiklikleri anlamlı olarak önlemiştir. OIS' ye bağlı doku hasarının önlenmesinde etkili ve umut vadeden bir terapötik seçenek olabileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Araştırmanın özgün değeri, anakinranın OIS üzerindeki etkilerini değerlendiren ilk deneysel çalışma olmasıdır. Sonuç: Anakinranın deneysel oküler iskemik sendrom modelinde oksidatif stres, inflamasyon ve histopatolojik hasarı azalttığı gösterilmiştir ve OIS'ye bağlı doku hasarının önlenmesinde etkili olduğuna dair histopatolojik bulgular elde edilmiştir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • ThesisAçık Erişim2025
    Erzincan ilinde aile sağlığı merkezlerinde çalışan sağlık profesyonellerinin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu hakkındaki tutum ve görüşleri

    Salih Eren

    Amaç: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), çocukluk, ergenlik ve erişkinlik dönemlerinde görülen, dikkat eksikliği, hiperaktivite ve dürtüsellik belirtileriyle seyreden nörogelişimsel bir bozukluktur. Yaşa bağlı olarak belirtiler farklılaşmakta; çocuklukta hiperaktivite daha belirgin iken erişkinlikte dikkat sorunları ve yürütücü işlev yetersizlikleri ön plana çıkmaktadır. DEHB, bireylerin akademik, mesleki ve sosyal işlevselliğini olumsuz etkilemekte, istihdamda azalma, riskli davranışlarda artış ve ilişkilerde sorunlara yol açabilmektedir. Birinci basamak sağlık çalışanları, DEHB'li bireylerin ilk başvuru noktası olması nedeniyle erken tanı, doğru yönlendirme ve aile danışmanlığında kritik rol üstlenmektedir. Bu doğrultuda, çalışmanın amacı aile hekimleri ve yardımcı sağlık personelinin DEHB'ye ilişkin bilgi ve farkındalık düzeylerini belirlemek ve elde edilen verilerle gelecekteki tarama ve izlem protokollerine katkı sağlamaktır. Yöntem: Bu araştırma, Erzincan ilindeki 32 Aile Sağlığı Merkezinde (ASM) görev yapan sağlık çalışanlarıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmada 85 aile hekimi ve 65 yardımcı sağlık personeline ulaşılmış; toplam 148 katılımcıdan elde edilen verilerden eksik doldurulan 4 anket çıkarılarak analizler 144 kişi üzerinden yürütülmüştür. Veriler, akademik bir kurul tarafından hazırlanıp bilimsel geçerliliği sağlanan 37 soruluk anket aracılığıyla toplanmıştır. Anketin 14 sorusu sosyodemografik özellikleri, 23 sorusu ise DEHB'ye ilişkin bilgi, tutum ve farkındalık düzeylerini değerlendirmeye yöneliktir. Soruların 6'sı açık uçlu, 11'i çoktan seçmeli, 19'u ise kapalı uçlu olup üçlü ve beşli Likert tipi ölçeklerden oluşmaktadır. Bilgi düzeyi DEHB'nin etiyolojisi, çekirdek belirtileri, tanı, klinik seyir ve tedavi alanlarını kapsamış; doğru yönlendirme ve tutumlar ayrıca ölçülmüştür. Bulgular: Çalışmaya katılan 144 sağlık çalışanının %63,2'si kadın, yaş ortalaması 36,8±8,1 yıl, mesleki deneyim süresi 12,6±7,8 yıl ve aile hekimliği sistemindeki deneyimi 7,2±5,1 yıl olarak saptanmıştır. Katılımcılar günde ortalama 57 hasta görmekte, bunun yaklaşık 13'ü çocuk hastadır. Katılımcıların %54,2'si hekim, %45,8'i yardımcı sağlık personelidir. 2 Katılımcıların %40,9'u daha önce DEHB eğitimi aldığını, %27,1'inin ise yakın çevresinde DEHB tanılı birey bulunduğunu belirtmiştir. DEHB şüphesi olan öğrencilerde %86,1'i çocuk ve ergen psikiyatrisine yönlendirme yapacağını ifade etmiştir. Tedavi yöntemlerinde en etkili yaklaşım olarak %47,9 bilişsel davranışçı terapileri, %22,9 aile eğitimini, %18,8 farmakolojik tedaviyi belirtmiştir. İlacın kullanımı konusunda %84'ü, çocuk psikiyatrisi hekiminin önerisine uyulmasını savunmuştur. Bilgi düzeyi puan ortalaması 9,27±4,16 olup hekimler yardımcı personele kıyasla anlamlı derecede daha yüksek puan almıştır (p<0,001). Daha önce eğitim alanlar ve yakın çevresinde DEHB tanılı birey bulunanlar anlamlı düzeyde daha yüksek bilgi puanı elde etmiştir (p<0,001). Ünvanlar arasında bilgi düzeyi açısından fark saptanmamıştır. Sonuç: Çalışma, birinci basamak sağlık çalışanlarının DEHB'ye ilişkin bilgi düzeylerinin genel olarak orta seviyede olduğunu, özellikle tanı, klinik seyir ve tedavi alanlarında önemli eksiklikler bulunduğunu ortaya koymuştur. Çekirdek belirtilere yönelik farkındalık yüksek olsa da bu durum tanı ve yönetim süreçlerine yeterince yansımamaktadır. Eğitim almış katılımcıların daha yüksek bilgi düzeyine sahip olması, hedefe yönelik eğitimlerin etkili olduğunu gösterirken, katılımcıların yalnızca %40'ının bu konuda eğitim almış olması mezuniyet öncesi ve sonrası eğitimlerde yetersizlik olduğunu düşündürmektedir. Hekimlerin ünvanlarına göre bilgi düzeyleri arasında anlamlı farklılık olmaması bireysel ilgi ve güncel eğitimlerin bilgi düzeyinin belirlenmesinde daha kritik olduğunu ortaya koymaktadır. Yakın çevresinde DEHB tanısı bulunan katılımcıların daha yüksek puanlar elde etmesi, kişisel deneyimlerin öğrenme sürecine katkısını desteklemektedir. Sonuç olarak, birinci basamak sağlık çalışanlarının DEHB'nin tanı, tedavi ve yönetiminde etkin rol üstlenebilmeleri için düzenli, vaka temelli eğitimler ile ulusal rehber ve tarama programlarının geliştirilmesi önerilmektedir.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele
  • Master ThesisAçık Erişim2025
    Uluslararası insancıl hukukun desteklenmesinde ve uygulanmasında uluslararası kuruluşların rolü

    Othman Hussein Muwafaq Al-sammarraie

    Uluslararası İnsancıl Hukuk (UİH), savaş ve silahlı çatışma durumlarında sivillerin ve savaş esirlerinin korunması, savaş araç ve yöntemlerinin sınırlandırılması ve insan onurunun güvence altına alınması amacıyla geliştirilen en önemli uluslararası hukuk dallarından biridir. Ancak bu hukukun etkin bir şekilde uygulanabilirliği için yalnızca devletlerin taahhütleriyle oluşturulan normatif bir çerçeve yeterli olmayıp, aynı zamanda bu normların sahada ve pratikte hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, uluslararası kuruluşlar da bu süreçte önemli bir aktör olarak insancıl hukukun uygulanmasını sağlama, destekleme ve yayma konusunda kritik bir rol oynamaktadır. Birleşmiş Milletler (BM), Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi hükümetlerarası kuruluşlarla birlikte Uluslararası Kızılhaç Komitesi, Dünya Sağlık Örgütü ve diğer sivil toplum kuruluşları, insancıl hukuk normlarını ihlallerden koruma, mülteci haklarını güvence altına alma ve savaş suçlarıyla mücadele etme, normatif çerçeveye katkı sağlama, ihlallerin tespiti ve raporlanması, yaptırım mekanizmaları, eğitim ve kapasite geliştirme faaliyetleri, taraflar arası arabuluculuk girişimlerinde bulunma gibi önemli görevler üstlenmektedir. Bu çalışmada, söz konusu uluslararası kuruluşların UİH'nin desteklenmesi ve uygulanmasındaki fonksiyonları ele alınmıştır. Ayrıca, bu çalışmada, uluslararası kuruluşların karşılaştıkları zorluklar ve bu aktörlerin etkinliğini sınırlayan siyasi çıkarlar, devlet egemenliği, kaynak yetersizlikleri ve uluslararası işbirliği eksiklikleri gibi sorunlar analiz edilerek Uluslararası İnsancıl Hukukun daha etkin bir şekilde uygulanabilmesi için bazı çözüm yolları önerilmektedir. Çalışma sonucunda, özellikle uluslararası kuruluşların ihlallerin önlenmesi, normatif düzenleme, farkındalık artırma ve hesap verebilirlik mekanizmalarının işletilmesi noktasında vazgeçilmez olduklarını dolayısıyla UİH'nin uygulanmasında tamamlayıcı bir rol üstlendiklerini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, UİH'nin küresel ölçekte daha güçlü bir şekilde desteklenmesi ve uygulanmasının uluslararası kuruluşların aktif, sürekli ve etkin katkılarıyla mümkün olabileceği sonucuna ulaşılmıştır.

    RDL Kalıcı Kaydıİncele