Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları
Alt birimler
Araştırmacılar(7)
Birim yayınları
20 →- ArticleAçık Erişim2026Şehirlerin Anası Mekke ve Habitus Kavramı
Kahya, Yalçın; Önal, Ramazan
Kur’ân’da “Ümmülkurâ” (Şehirlerin Anası) olarak tanımlanan Mekke, İslâm dünyasının en önemli kutsal merkezlerinden biri olup tarihsel, kültürel ve sembolik açıdan eşsiz bir konuma sahiptir. Hz. İbrahim’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.s.) uzanan peygamberî gelenek içerisinde vahyin indiği ve İslâm’ın doğduğu mekân olarak Mekke, Müslümanların kolektif hafızasında merkezi bir yer edinmiştir. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hız kazanan küreselleşme, kentleşme ve kapitalist dönüşüm süreçleri, şehrin fiziksel, toplumsal ve sembolik yapısında önemli değişimlere yol açmıştır. Bu çalışma, Mekke’nin geçirdiği sosyokültürel dönüşümü Pierre Bourdieu’nün habitus, alan ve sermaye kavramları çerçevesinde incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmada karma yöntem yaklaşımı benimsenmiş; nicel boyutta hac ve umre istatistikleri analiz edilmiş, nitel boyutta ise tarihsel kaynaklar, güncel literatür ve resmî raporlar doküman analizi yöntemiyle değerlendirilmiştir. Bulgular, Mekke’nin yalnızca dini ritüellerin gerçekleştirildiği bir kutsal mekân değil aynı zamanda ekonomik, politik ve kültürel güç ilişkilerinin kesiştiği çok katmanlı bir alana dönüştüğünü göstermektedir. Büyük ölçekli kentsel dönüşüm projeleri, lüks konaklama tesisleri ve dijital altyapı uygulamaları hac ve umre deneyimini yeniden şekillendirirken, geleneksel dini habitus ile küresel tüketim kültürü arasında yeni gerilimler ortaya çıkarmaktadır. Sonuç olarak Mekke, kutsallık ile tüketim, hafıza ile kalkınma ve gelenek ile modernlik arasındaki ilişkilerin somutlaştığı önemli bir örnek olarak değerlendirilmektedir. Çalışma, Bourdieu’nün kuramsal yaklaşımını kutsal kent araştırmalarına uygulayarak Mekke’nin mekânsal ve toplumsal dönüşümünü açıklamakta ve kutsal mekânların modern dünyadaki değişimine ilişkin literatüre katkı sunmaktadır.
- ArticleAçık Erişim2026Nuh b. Mustafa ve “Mürşidü’l-hüdâ” Adlı Eserinin Tahlil ve Değerlendirilmesi
Firat, Nihat
Nuh b. Mustafa (ö. 1070/1660), Amasya doğumlu, tahsilini Kahire’de tamamlamış Hanefî bir Osmanlı âlimidir; Konya’da müftülük yapmış, ardından Mısır’a yerleşmiştir. Ömrünü ilim ve irşad faaliyetlerine adayan Nuh Efendi, ilmiyle âmil, zâhid ve velûd bir müellif olarak fıkıh, tefsir, hadis, İslâm tarihi, kelâm ve tasavvuf başta olmak üzere pek çok sahada eser telif etmiştir. Bu eserlerden biri de ana eksenini Hz. Peygamber’in anne ve babasının necâtı meselesinin oluşturduğu Mürşidü’l-hüdâ adlı eserdir. Bu çalışma, Mürşidü’l-hüdâ’nın literatürdeki yerini, telif niteliğini, kaynaklarını ve muhtevasını inceleyerek XVII. yüzyıl Osmanlı ilmî ortamında ebeveyn-i Resûl meselesinin nasıl yorumlandığını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Eseri emsallerinden ayıran en önemli husus, ebeveynin necâtı meselesini Osmanlı Türkçesinde ilk kez kapsamlı ve müstakil biçimde ele alması ve konuyu klasik eserlerde zikredilen delillerin yanı sıra siyer anlatılarıyla da desteklemesidir. Müellif, kırkın üzerinde eserden istifade ettiğini bizzat ifade ederek bu kaynakları liste hâlinde sıralamakta; metin içinde kaynak ve müellif adlarını zikrederek sistemli atıflar yapmakta ve bölüm sonlarında da çoğu kez kendi kanaatini açıkça beyan etmektedir. Eserde; Arapların fazîleti, Kureyş sevgisi, Hz. Peygamber’in soyunun temizliği ve atalarının Hanîf dini üzere bulunduğu vurgulanarak, ebeveyn-i Resûl’ün necâtını savunan ve reddeden görüşler delilleriyle aktarılmakta ve ebeveyn-i Resûl’e küfür isnad etmenin dinî hükmü üzerinde durulmaktadır. Müellif, Hz. Peygamber’in anne ve babasının necâtına dair “ehl-i fetret”, “hanîf din” ve “ihyâ” görüşlerine geçmeden, “peygamberlik nûru”nun ced ve ebeveyn etrafında nasıl tezahür ettiğini gösteren kronolojik bir olay örgüsü anlatmaktadır. Burada Abdülmuttalib’in hayatından kesitler anlatılarak, oğlu Abdullah’ın sıradan bir kul değil, henüz Hz. Peygamber doğmadan “seçilmiş” bir şahsiyet olduğuna zımnî olarak işaret edilmektedir. Yaşananlar, nübüvvetin zuhuruna hazırlık mahiyetindeki ilâhî takdir süreci olarak aktarılmakta; onların Allah katındaki mazhariyetleri öne çıkarılarak okuyucuda “Allah’ın onlardan razı olduğu” düşüncesi oluşturulmaya çalışılmaktadır. Müellif, eserinde ebeveyn-i Resûl’ün necâtına dair klasik görüşleri ele alırken öncelikle ‘ehl-i fetret’ ve ‘hanîf din’ yaklaşımlarını delilleriyle birlikte geniş bir çerçevede aktarmaktadır. Buna mukabil son sırada zikrettiği ‘ihyâ’ rivayetinin zayıf olduğunu ve bu yolla itikadî bir meselenin temellendirilemeyeceğini açıkça ifade etmektedir. Dolayısıyla metnin tertibi, tartışmanın ağırlık merkezinin ilk iki görüş üzerinde kurulduğunu, ‘ihyâ’ yaklaşımının ise yardımcı ve ihtiyatla ele alınan bir çerçevede değerlendirildiğini göstermektedir. Ayrıca eserde hilâfet meselesi, Hz. Peygamber’in yaratılışı, bi‘set, vahyin mahiyeti, mi‘rac, çeşitli sûrelerin tefsirleri, ayet ve hadislerin sarf-nahiv tahlilleri gibi konular da ele alınmaktadır. Bu sebeple eserin siyer-akâid başta olmak üzere birçok ilim dalıyla irtibatlı olduğu söylenebilir. Eserde, hilâfetin Kureyş’e ait olduğu ve hilâfet döneminin otuz yılın ardından saltanat yönetimine dönüştüğü yönündeki rivayetler aktarılmakta; müellifin de bu görüşü tercih ettiği görülmektedir. Müellifin hilâfet anlayışına dair bu değerlendirmeleri, hilâfetin o dönemde Osmanlı’da bulunması ve eserin özellikle Türk okuyucular için kaleme alınmış olması sebebiyle dikkat çekicidir. Bu yaklaşım, tek başına hilâfetin Osmanlı siyasetinde merkezi bir konuma sahip olmadığını göstermese de, dönemin bazı âlimlerinin hilâfet kurumuna ve tarihsel-siyasî tasavvurlarına dair önemli ipuçları sunmaktadır. Nuh Efendi, zayıf rivayetleri de sistemli biçimde yardımcı delil olarak kullanmakta; tek başına yeterli sayılmayan rivayetleri bir arada değerlendirilerek ebeveyn-i Resûl’ün necâtı görüşünü teyit etmektedir. Müellifin, farklı meselelerde kendi kanaatine muhalif olanlara herhangi bir suçlama yöneltmemesi dönemin ilmî hoşgörüsünü yansıtmaktadır. Eserin on üç yazma nüshasının tespit edilmiş olması, Osmanlı ilmî muhitinde belirli bir dolaşıma sahip olduğuna ve ilgi gördüğüne işaret etmektedir. Bu çalışmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiş; Nuh b. Mustafa’nın Mürşidü’l-hüdâ adlı eseri yazma nüshaları üzerinden incelenmiş, metin içi beyanları, kaynak kullanımı ve ilmî bağlamı metin tahlili ve karşılaştırmalı analiz çerçevesinde değerlendirilmiştir. Sonuç olarak çalışma, Mürşidü’l-hüdâ’nın salt bir tercüme niteliği taşımadığını, müellifin tercih ve değerlendirmelerini yansıtan özgün bir telif karakteri gösterdiğini ortaya koymaktadır.
- ArticleAçık Erişim2026Adâlet Mefhumu Zaviyesinden Dîvân Şiirinde Mübalağa
Vanli, Murat
Şiirsel anlatımda sembolik unsurların kullanımı Arap şiirinin her döneminde karşılaşılan Şiire âhenk, selaset, zarafet ve letafet katan unsurların başında hiç şüphesiz ki söz sanatları gelir. Söz sanatları, yeknesaklıktan arındırıp çeşitli anlam tabakalarıyla mücehhez kılarak şiirin tekrar tekrar okunmasına imkân sağlar. Tenasüp, tezat, mübalağa, teşhis, teşbih, intak, tecâhül-i arif, telmih ve istifham gibi söz sanatları, şiirdeki bu güzelliği temin edip estetik derinliği ve anlam zenginliğini ziyadeleştiren başlıca unsurlardandır. Bu sanatlar içerisinde mübalağa, şiirin hayâl ufkunu genişleten ve anlatımı etkileyici kılan en mühim ve en müessir âmillerin arasında yer alır. Okuyucuyu ulaşılmazlara ulaştıran ve erişilmezlere eriştiren mübalağa, muhayyile kapılarını ardına kadar aralayarak şiirin tesir gücünü artırır. Nitekim şiirde yüksek tesire sahip hüsn-i talil, teşhis, intak ve tecâhül-i ârif gibi sanatların mübalağa ile merbut oluşu, bu sanatın şiir üzerindeki hükmünü teyit eder mahiyettedir. Dîvân şiirinde mübalağa çoğu zaman tabiat unsurları, hayvanlar, kuşlar, çeşitli varlıklar ve uhrevî kavramlar üzerinden kurulmuştur. Taranmış olan dîvânlarda yırtıcı hayvanlardan kurt, aslan ve kaplan; sürüngenlerden yılan ve timsah; kuşlardan doğan, şahin, kartal, baykuş, karga, çaylak ve bülbül; böceklerden kelebek ve karınca; otçul hayvanlardan ceylan, geyik ve koyun; diğer hayvanlardan balık, horoz ve kedi gibi unsurlar zikredilmiştir. Bunun yanı sıra tabiatla ilgili olarak ilkbahar ve sonbahar gibi mevsimler; bahar yeli, hazan yeli, kuzey rüzgârı ve seher yeli gibi rüzgârlar; gül, lâle ve nergis gibi çiçekler; servi ve çınar ağaçları; bulut, yıldırım, yağmur ve güneş gibi kavramlar; mûsikî âletlerine dair ney, çeng, rebâb, def, tanbur, davul, zurna, berbât ve erganûn gibi âletler de mübalağa bağlamında anılmıştır. Ayrıca âhirete dair kıyamet sûru, mahşer meydanı, mizan, cennet ve cehennem; melekler, şeytan ve felekler de mübalağalı anlatımın kendisini hissettirdiği unsurlar arasında yer almıştır. Bu makalede, mübalağa hakkında oldukça muhtasar bilgi verildikten sonra Dîvân şiiri sahasında 14. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar şairlerin neşredilmiş dîvânları incelenmiştir. Çalışmada önde gelen şairlerin yanı sıra meşhur şairlerin gölgesinde kalan yahut hak ettiği ilgiyi göremeyen şairlerin dîvânları da değerlendirilmiştir. Bu çerçevede adâlet mefhumunun mübalağa sanatıyla ne derecede münasebettar biçimde işlendiği üzerinde durulmuş, mübalağanın Türk Dîvân şiirinde hangi suretlerde ve bağlamlarda yer aldığı tetkik ve tespit edilmiştir.
- ReviewAçık Erişim2024Türkiye’nin İlk İlahiyat Fakültesinin Tarihi (1900-1933)
Coşkun, İbrahim
Kitap İncelemesi: Ünver, Metin & Hüseyin Sarıkaya. Üç Devir Bir Fakülte Türkiye’nin İlk İlahiyat Fakültesinin Tarihi (1900-1933). İstanbul: İstanbul Üniversitesi Yayınları, 2022, XXVIII + 218 s., [20] s. (Ekler), [6] s. (Dizin), ISBN: 978-605-07-0963-6, e-ISBN: 978-605-07-0932-2
- ArticleAçık Erişim2022İbnü’l-Kūtıyye ve Endülüs Tarihine Dair Yazdığı Târîḫu iftitâḥi’l-Endelüs İsimli Eseri
Önal, Ramazan
Bu çalışmada İbnü’l-Kūtıyye ve onun Endülüs tarihi hakkında yazmış olduğu Târîḫu iftitâḥi’l-Endelüs isimli eseri ele alınmıştır. İbnü’l-Kūtıyye’nin biyografisi ve eserleri hakkında bilgi verildikten sonra onun Endülüs tarihine katkısı ve bu alanda yazdığı eseri çeşitli yönleriyle incelenmiştir. İbnü’l-Kūtıyye’nin bir yazar olarak Endülüs’te doğup büyümüş olması ve soyunun anne tarafından Gotlara dayanması onun bu eserine daha da önemli bir özellik kazandırmıştır. İbnü’l-Kūtıyye, 898-977 yılları arasında Endülüs’te yaşamıştır. Kurtuba’da doğduğu tahmin edilen İbnü’l-Kūtıyye’nin yaklaşık seksen yıllık ömrü yaşadığı dönemin ve bölgenin en zengin ilim muhiti olan Kurtuba ile İşbîliye (Sevilla) kentlerinde geçmiştir. Buralarda bulunduğu süre zarfında orada bulunan önemli ilim adamından dersler almış ve daha sonra kendisi de birçok ilim adamının yetişmesine vesile olmuştur. İslami ilimlerden Fıkıh, Hadis, İslam Tarihi gibi bilimlerin yanında dil, edebiyat ve şiirle de ilgilenen İbnü’l-Kūtıyye’nin asıl uzmanlık alanı Arap dili ve edebiyatı olduğu kaydedilmiştir. İbnü’l-Kūtıyye’nin biyografisini yazanlar, onu Endülüs’te Arap dilinin imamı, Arap dilinin ve şiirinin öncüsü, Arapçanın öncüsü ve Endülüs tarihi uzmanı olarak tanımlamışlardır. Endülüs Arap dili ekolünün kurucusu olarak kabul edilen Ebû Ali el-Kālî, İbnü’l-Kūtıyye’nin Endülüs’ün Arap dili alanında en üstün ilim adamı olduğunu vurgulamıştır. İbnü’l-Kūtıyye, esas olarak Endülüs tarihçisi kimliğiyle ön plana çıkmıştır. Onun Endülüs tarihini, Endülüs devlet adamlarının, ilim adamlarının ve şairlerinin biyografilerini iyi bildiği ve bu bilgileri sözlü olarak aktardığı kaydedilmişti. Her ne kadar kendisine nispet edilen Târîḫu iftitâḥi’l-Endelüs isimli eserin ona aidiyeti konusunda tartışmalar olsa da kendisinin Endülüs tarihi konusundaki derin bilgisi ve eserin içeriğindeki bilgilerin ona aidiyeti hususu hiçbir zaman tartışma konusu yapılmamıştır. Bilindiği kadarıyla İslâmi dönemin en eski Endülüs tarihçisi Abdülmelik İbn Habîb’dir. Onun et-Târîh isimli eseri Müslüman Arapların Endülüs tarihine dair ilk eseri olmasına rağmen bu eserin ihtiva ettiği efsane ve hurafe benzeri hikâyelerle dolu olması ve vefatından sonraki olayların bir kısmının da içinde yer alması bu eserin bilimsel kimliğine gölge düşürmüştür. Tarihi bilgiler, daha çok hurafelerin ve efsanelerin gölgesinde kalmıştır. Meârik b. Mervân’ın (öl. ?) Endülüs fethiyle alakalı eseri ise günümüze ulaşmamıştır. Aynı şekilde İbnü’l-Kūtıyye’den önce Endülüs tarihine katkısı olduğu düşünülenlerden Hukeym el-Ezdî’nin de nesep bilgisine dair bir eserinden bahsedilse de bu eser de günümüze ulaşmadığı gibi doğrudan Endülüs’ün fethiyle de alakası bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu veriler dikkate alındığında İbnü’l-Kūtıyye’nin ve onun Endülüs fethine dair eserinin önemi daha çok ortaya çıkmaktadır. Ayrıca İbnü’l-Kūtıyye’nin Târîḫu iftitâḥi’l-Endelüs isimli eseri, doğrudan Endülüs’ün fethini ve fetihten sonra cereyan eden olayları ele alan bir eser olması yönüyle de büyük bir öneme sahiptir ve kendisinden önce yazılan fakat birçok yönüyle eksik olan eserlere ait boşluğu önemli ölçüde doldurmuştur. Bir diğer husus da yazarın Endülüs’te doğup büyümüş olması, soy itibarıyla eski Endülüs halklarıyla bağlantısının bulunması, Endülüs toplumunun tabiatı ve teşekkülüyle ilgili hususlara yer vermiş olması ve olayların gerçekçi bir portresini takdim etmeye gayret göstermiş olması gibi nedenler, onun bu eserini ayrıcalıklı bir konuma taşımıştır. İbnü’l-Kūtıyye, eserinde farklı gruplara eşit mesafede durmaya çalışmıştır. Baba tarafından Emevilerin mevalisi olması yönüyle eserindeki Musa ile Lüzrik (Rodrigo) ve Benî Ümeyye hakkında anlatılanlar yazarı belli olmayan fakat Emevileri öne çıkaran Aḫbâr mecmûʿa isimli eserle uyum arz ettiği görülmektedir. Ancak onun anne tarafından Sare el-Kûtıyye’ye mensup olması yönüyle de aktardığı bilgilerde Endülüslü olma kimliğini yansıtmasına sebep olduğu göze çarpmaktadır. Esas itibariyle eser bu yönüyle çok büyük önem arz etmektedir. Zira çeşitli milletlerin farklı dinlere mensup olduğu bir ülkenin tarihini –özellikle bu unsurlara riayet edilerek- anlatılması son derece önemlidir. Denilebilir ki İbnü’l-Kūtıyye haricinde bu konuda yazan çoğu tarihçiler meselenin bu yönünü ihmal etmişlerdir
- ArticleAçık Erişim2022Memlükler Dönemi (1250-1517) Şairleri
Önal, Ramazan
Bu araştırmada 1250-1517 yılları arasında İslam coğrafyasının önemli merkezlerinde hüküm süren Memlükler dönemi şairleri ele alınmıştır. Yaklaşık üç asır süren Memlük dönemi saltanatı, İslam peygamberi Hz. Muhammed (SAV) döneminden günümüze kadar İslam kültür mirasının gelişimi açısından en önemli tarihi dönüm noktalarından biri olarak kabul edilmektedir. Memlükler dönemi, genel itibarıyla İslâmî ilimlerin tamamında önemli gelişmelerin yaşandığı İslam bilim ve sanat tarihinin en parlak dönemlerinden birisi olmuştur. Özel olarak ise dil, şiir ve edebiyat gibi alanlarında pek çok önemli eser Memlük döneminde insanlığa kazandırılmıştır. Bu dönem, ilmi ve edebi alanlarda kitap yazım çalışmalarının en yoğun olduğu dönemlerden biridir. Aynı zamanda edebi sanatların ve şiir türlerinin yüksek seviyelere ulaştığı, medih, gazel, hiciv, tenkit ve hamaset şiirlerinin çeşitleri bütün zenginlikleriyle kullanıldığı ve şairlerin sultanları olarak kabul edilen birçok ustanın yetiştiği bir dönemdir. Ayrıca bu dönemde ilimle uğraşan hemen herkes kısmen de olsa şiir ve edebiyatla da ilgilenmişlerdir. Bu nedenle çalışmada, bütün şiir yazanlar değil özellikle daha çok belirgin şair kimliğiyle öne çıkanların hayat hikâyeleri ele alınmıştır. Bildiğimiz kadarıyla ülkemizde bir bütün olarak Memlük dönemi şairleriyle ilgili bağımsız bir çalışma şu ana kadar yapılmamıştır. Bu nedenle bu araştırmada Memlükler döneminde Memlük devletinin hâkim olduğu coğrafyada yaşamış ve bir şekilde Memlük devletiyle irtibat sağlamış olan şairlerin kısaca hayat hikâyeleri, eserleri ve öne çıkan yönleri incelenerek bu alandaki literatürde var olan boşluğun kapanmasına katkıda bulunulmuştur.
- ArticleAçık Erişim2022Yunus Emre’nin Şiirlerinde Dünya Tasviri
Vanli, Murat
13. yüzyılın sonları ile 14. yüzyılın başlarında yaşadığı düşünülen Yunus Emre’nin (ö. 720/1320 ?) tarihi şahsiyeti menkıbelerle iç içe geçmiş durumdadır. Mutasavvıf kimliğinin yanı sıra büyük bir şair olan Yunus Emre, daha 14. yüzyıldan başlayarak Âşık Paşa, Kaygusuz Baba gibi kıymetli takipçiler bulmuş, şöhretiyle günümüze kadar ulaşmış ve aradan geçen 700 senede binlerce şairi etkilemiştir. Yunus Emre'nin seyr ü sülûk ehline nasihatlarını içeren ve 600 beyitten oluşan mesnevi nazım şeklinde yazılmış Risâletü’n-Nushiyye ve 417 şiirden müteşekkil Divan’ı olmak üzere iki eseri mevcuttur. Bu makalede, Divan'ındaki şiirlerinden hareketle Yunus Emre'nin dünya hakkındaki düşüncelerini tespit ve tahlil edeceğiz. Onun, dünyanın yaratılışı hakkındaki düşüncelerini, dünyayı benzettiği unsurları, dünya ile mukayese ettiği mefhumları ve dünya hakkındaki umumî telakkilerini ele alacağız. Bu makalede, millî ve Türkçenin kurucu şairi olan Yunus Emre’nin Divanı’ndan hareketle metin merkezli verilerin incelenmesi yöntemiyle dünya hakkındaki duygu ve düşünce tasavvuru ortaya konulmuştur.
- ArticleAçık Erişim2021Evil Morality Conception in Diwan Poetry
Vanli, Murat
In this article, after giving a brief information about good morals, the elements of morality,\rwhich are also called with phrases such as “disgrace, makārih al-ahlak, bad habits, bad actions,\rinsulting behaviors”, are discussed as the main content based on the poems of Diwan poets. In\rthis way, based on the diwans of distinguished poets who performed poetry in the 13th century, when Turkish poetry began to evolve, and until the 19th century, when it met modern\rpoetry, it was tried to reveal how the issue of morality was evaluated in Diwan poetry. For this\rreason, the great poet Yunus Emre, who is considered the cornerstone of Turkish poetry, and\rdiwans of the poets who lived in the following centuries such as Ahmed-i Dāī, Şeyhī, Ahmet\rPasha, Necātī Bey, Bākī, Fuzūlī, Fehīm, Nāilī, Ömer Nefī, Yusuf Nābī, Nedīm, Şeyh Gālib, Şeref\rHanım, Laylā Hanım were examined and analyzed, and the manifestation of evil morality in\rDiwan poetry was determined in their works. The opinion that the implied moral qualities\rhave an important place in poetry, and therefore in literature, as in our religion, is reinforced\rwith quotations from the diwans.\r
- ArticleAçık Erişim2020Hz. Peygamber’in Mucizelerinden Hanînü’l-Ciz’ Hadisesi (Mahiyeti ve İntikal Şekli)
Önal, Ramazan
Yüce yaratıcı her devirde, insanları uyarmaları (inzâr-tebşir), kendi emir ve yasaklarını onlara tebliğ etmeleri için elçiler göndermiş, bu elçilerin davalarında sadık olduklarını teyit etmek için de onlardan her birine normal bir insanın yapma ihtimali bulunmayan çeşitli olağanüstü haller bahşetmiştir. Kur’an, geçmiş peygamberlerin mücadelelerini ve karşılaştıkları sıkıntıları çeşitli vesilelerle anlatmış ve her bir peygamberin mücadelesinin sembolü olan mucizelerinden bahsetmiştir. Hz. İbrahim’in ateşin içinde yanmaması, Hz. Musa’nın asası, Hz. Süleyman’ın emrine rüzgârın verilmesi, Hz. Salih’in devesi, Hz. İsa’nın ölüleri diriltmesi gibi mucizeler Kur’an’ın sıkça dile getirdiği olaylardır. En büyük mucize kabilinden Kur’an’ın Hz. Muhammed’e verildiği hususu tartışmasızdır. Bunun haricinde bir kısmı bizzat Kur’a’nda geçmekte olan ve diğer bir kısmı da muteber siyer, hadis ve İslam tarihi kaynaklarında yer alan diğer mucizelerinden de bahsedilmektedir. İsrâ ve Mi’râc olayları, câmid varlıklarla konuşması, hurma kütüğünün ağlaması ve ayın ikiye bölünmesi Hz. Peygamberin mucizelerinden bazılarıdır. Kaynaklarda “Hanînü’l-Ciz’” hadisesi olarak zikredilen ve Medine döneminde meydana geldiği rivayet edilen hurma kütüğünün inlemesi hadisesi Mescid-i Nebi’de büyük bir kalabalığın huzurunda meydana gelmiştir. Birçok ravi tarafından farklı sahabeden nakledilen bu olayın bize intikali şekliyle ilgili hiçbir şüphe bulunmamaktadır.
- ArticleYalnız künye2020“ATEŞ”İN GEÇMİŞİ, ATEŞ-İNSAN-DANS İLİŞKİSİNİN KÖKENİ VE NEVRUZ (Uzak Geçmişin Kamplarında Korku, Gerilim ve Yaşama Sevincinin Ritmi)
Sahin, Tahir Erdogan
Ateş, yaşamak için gerekli unsurlardan biri olması yanı sıra toplumların kültüründe önemli yertutmuş, farklı alan ve mekânlarda farklı ritüellere kaynak teşkil etmiştir. Doğadaki yırtıcılarkarşısında güvenlik çemberi oluşturan ateşin hayvanlar kadar olmasa da insanlar üzerinde deürkütücü, yakıcı, öldürücü bir etkisi vardır. Ateşi kendi doğası içinde tanıyan insanların onu doğal veaçık alanlarda kullanmadan, kapalı mekânlara taşımalarını düşünmek zordur. Kamp içinde kullanılanateş, biçimsel olarak grup üyelerini daire hâlinde tutar. Daireyi belirleyen ölçü, ateşin yakma, ısıtmave geceleri aydınlatma gücüdür. Bu geometri, yanardağın çevresinde yapılan dönüşün görüntüselizdüşümüdür. Günümüzde “nevruz” dahil çeşitli folklorik figürlerinde ateş etrafında dönüşün,binlerce yıl öncesine gittiğini anlamak gerekir.
Tam Kayıt
| Alan | Değer | Dil |
|---|---|---|
| dc.date.accessioned | 2026-10-21T10:22:09.606434072Z | |
| dc.date.available | 2026-10-21T10:22:09.606434072Z | |
| dc.identifier.uri | https://rdlopen.rawdatalibrary.net/r/ebyu/28243 | |
| dc.rights | info:eu-repo/semantics/openAccess | |
| dc.title | İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü | tr |
| dspace.entity.type | OrgUnit | |
| organization.identifier.code | ilahiyat-islam-tarihi-ve-sanatlari | |
| organization.unitType | department | |
| rdl.unit.alias | \bislam tarihi ve sanatlari bolumu\b |


