Yazarlar

  • MakaleAçık Erişim2018
    Meyve Sineği Larvalarında SiO2 Nanopartiküllerine Bağlı Toksisitenin Araştırılması

    Çolak, Deniz Altun; Ersöz, Çağla

    Silisyum dioksit (SiO2) nanopartiküllerinin (NP’lerinin) tarım, tekstil, elektronik, kozmetik, boya endüstrisi vetıp gibi hayatımızın pek çok önemli alanında yaygın olarak kullanıldığı bilinmektedir. NP’ler vücuda farklıyollardan girerek değişik doku ve organlarda toksik etkiye neden olmaktadır. Bu çalışmanın amacı, sıkkullanılan NP’ler arasında yer alan SiO2 NP’nin (20- 55 nm) Drosophila melanogaster'in 3. evre larvalarıüzerine olası toksik etkileri değerlendirilmiştir. Bu amaçla, meyve sineği larvalarına 0.1, 1, 5 ve 10 mg/mLkonsantrasyonlarda SiO2 NP’leri uygulanarak farklı saat aralıklarında kontrollü deneyler yapılmıştır. Kontrolve uygulama gruplarına ait değerlerin istatistiksel analizi SPSS (version 15.0) ile yapılmıştır. Çalışmasonucunda elde edilen verilere göre, larvalara uygulanan SiO2 NP’lerinin mortaliteyi tüm konsantrasyonlardakontrole göre arttırdığı, pupa ve ergin birey oluşumunu ise azalttığı belirlenmiştir.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleAçık Erişim2018
    Effect of Tianeptine on Oxidative Renal Damage Induced by Ischemia Reperfusion in Rats

    Bilgin, Aslı Özbek; Süleyman, Bahadır; Mammadov, Renad

    Renal ischemia-reperfusion (I/R) damage can develop following major surgical conditions such as shock, trauma, and renal transplantation and causes acute renal failure. Kidney I/R damage is known to be a pathological process that begins with the touch free of oxygen and continues with the production of free oxygen radicals. We will investigate the effect of renal I/R injury on tianeptine, an atypical antidepressant drug with antioxidant properties. There was no information on the effect of tianeptine on I/R-induced kidney damage in the literature. The aim of the present study was to investigate the effect of tianeptine on oxidative kidney damage induced by I/R in rats. Albino wistar male rats were divided into groups as renal I/R (RIR) group, 25 mg/kg of thianeptine+renal I/R (TIR-25) group and sham operation (SG) group. The I/R procedure (one hour ischemia, three hours reperfusion) was performed with 25 mg/kg intraperitoneal thiopental sodium anesthesia. Oxidative damage was assessed by malondialdehyde (MDA) and total glutathione (TGSH) measurements in kidney tissue. Biochemical test results showed that the I/R process increased the amount of MDA in the kidney tissue and decreased the tGSH. Tianeptine significantly prevented the increase of MDA and decrease of tGSH in kidney tissue after I/R. Our experimental results suggest that tianeptine may be useful in preventing I/Rinduced oxidative renal injury.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleAçık Erişim2018
    Beden Eğitimi Öğretmeni Adaylarının Serbest Zaman Sıkılma Algısı, Yaşam Doyumu ve Sosyal Bağlılık Düzeylerinin İncelenmesi

    Kara, Feyza Meryem; Kılıç, Sonnur Küçük; Gürbüz, Bülent; Öncü, Erman

    Bu araştırmanın amacı; beden eğitimi öğretmeni adaylarının serbestzaman sıkılma algısı, yaşam doyumu ve sosyal bağlılık düzeylerini bazıdeğişkenlere göre incelemek ve aralarındaki ilişkiyi belirlemektir.Öğretmen adaylarının serbest zamanlarında sıkılma ve doyumsuzlukalgıları ile yaşam doyumları sınıf ve düzenli olarak fiziksel aktiviteyekatılma durumu değişkenlerine göre anlamlı bir şekildefarklılaşmazken, sosyal bağlılıkları ise sınıf ve düzenli olarak fizikselaktiviteye katılma durumu değişkenlerine göre anlamlı bir şekildefarklılaşmaktadır. Sonuç olarak, birinci sınıfta öğrenim gören vedüzenli olarak fiziksel aktiviteye katılan öğretmen adaylarının sosyalbağlılık düzeylerinin ve ekonomik durumu yüksek olan katılımcılarınyaşam doyum düzeylerinin yüksek olduğu saptanmıştır.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
    • SDG 4 · Nitelikli Eğitim
  • MakaleAçık Erişim2018
    Mesane Kanseri Nedeniyle Transüretral Rezeksiyon Yapılan 177 Olgunun Retrospektif Analizi

    Balcı, Mecdi Gürhan; Hirik, Erkan

    Amaç: Dünyada en sık görülen kanserler arasında dokuzuncu sıradayer alan mesane kanserleri, üriner sistemin en sık görülen maligniteleridir.60 yaşın üzerinde ve erkeklerde daha sık görülürler.En sık görülen belirtisi hematüridir. En sık görülen histopatolojik tipi ürotelyal hücreli karsinomlardır. Oldukça yüksek rekürrens veinvazyon oranlarına sahiptirler. Mesane kanseri nedeniyle transüretralrezeksiyon (TURM) yapılan hastalar ilk iki yıl boyunca en azüç-dört ayda bir, sonraki üç yıl boyunca her altı ayda bir, daha sonrayılda bir defa klinik/sistoskopik olarak takip edilirler. Çalışmanınamacı, mesane tümörü tanısıyla TURM uygulanan vakaları ve buvakaların nüks materyallerindeki re-TUR sonuçlarını invazyon vehistolojik grade açısından karşılaştırmalı olarak değerlendirmek,sonuçları literatürle paylaşmak, hastaların prognozunun belirlenmesine,klinik takibi ve tedavisine katkı sağlamaktır.Materyal ve Metot: Çalışmada üniversitesimizin patoloji arşivi kullanıldı.Mesane ürotelyal karsinom tanısı alan vakalar çalışmaya dahiledildi. 2013–2018 tarihleri arasında mesane tümörü tanısıyla TURMyapılan 177 olgu incelendi. Bu olguların parafin bloklarından alınankesitler Hematoksilen-Eozin boyamayla değerlendirildi. İlk doku teşhisiile re-TUR sonuçları karşılaştırıldı.Bulgular: Hastaların 153’ü erkek, 24’ü kadındı. Histopatolojik olarak103 olguda yüksek dereceli, 74 olguda düşük dereceli ürotelyalkarsinom mevcuttu. 66 vakada noninvaziv ürotelyal karsinom mevcuttu.102 vakada lamina propria invazyonu, 9 vakada muscularispropria invazyonu saptandı. 46 (%26) vakada nüks olduğu saptandı.Tümör histolojik grade’i yüksek olan vakalarda ve invaziv vakalardanüks oranları istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti.Nüks eden 11 düşük grade’li vakanın 3 (%27,2) tanesinde rekürrensmateryallerinde yüksek grade’li tümör saptandı. Nüks eden 11noninvaziv vakanın 2 (%18,2)’sinde invazyon saptandı.Sonuç: Mesane TURM ve re-TUR sonuçları literatürle paylaşıldı.İlk doku teşhisi ile nüks materyalinde invazyon varlığı ve histolojikgrade değişiklikleri mevcutsa, hastaların tedavi ve takibinin yenidenplanlanması gerektiği vurgulandı.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleAçık Erişim2018
    Yönetici Hemşirelerin Mesleki Kişilik Özellikleri

    Baykal, Ülkü; Sökmen, Serap; Harmanci Seren, Arzu Kader

    AMAÇ: Araştırma, yönetici hemşirelerin mesleki kişilik özelliklerini belirleyerek, kişisel ve mesleki durum değişkenleriyleilişkisini göstermek amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı tasarımda gerçekleştirilmiştir.YÖNTEM: Araştırma, İstanbul’da izin alınan 20 hastanede görevli yönetici hemşireler örnekleminde gerçekleştirilmişve 500 yönetici hemşire araştırma kapsamına alınarak, eksiksiz doldurulan 349 yöneticinin verisi kullanılmıştır. Araştırmadaveri toplama aracı olarak, hemşirelerin kişisel ve mesleki özelliklerini belirlemeye yönelik anket formu ve MeslekiKişilik Envanteri (Occupational Personality Questionnare- OPQ-4.2) kullanılmıştır. Envanterin çözümlemesi Saville& Holdsworth Ltd-Türkiye tarafından yapılmıştır. Araştırmanın analizleri, istatistik uzmanları tarafından yüzde, t testi,ANOVA, ileri analiz olarak Tukey Post-Hoc testleri kullanılarak yapılmıştır.BULGULAR: Yönetici hemşirelerin çoğunlukla 31-40 yaş grubunda,10-14 yıl mesleki deneyime ve 4 yıl ve altındayöneticilik deneyimine sahip, ön lisans mezunu ve alt kademe yöneticisi olduğu, bekar ve orta gelir düzeyine sahipoldukları saptanmıştır. Yönetici hemşirelerin OPQ envanterinden genel olarak ortalama puanlar aldıkları ve puan dağılımının10 üzerinden 4,04 ile 6,51 arasında değiştiği görülmüştür. Bağımsız değişkenlere göre yönetici hemşirelerinenvanter puanları karşılaştırıldığında; çalışılan kurum, yaş, eğitim, mesleki deneyim, medeni durum ve gelir durumunagöre bazı kişilik boyutlarında anlamlı farklar bulunurken, yöneticilik deneyimiyle yapılan karşılaştırmada fark olmadığıbelirlenmiştir.SONUÇ: Yönetici hemşirelerin yönetsel kişilik özelliklerinin ortalama sınırlar içinde dağıldığı, yöneticilik deneyimi dışındadiğer kişisel ve mesleki özelliklerin anlamlı farklılıklar gösterdiği belirlenmiştir. Bu konuda özellikle nitel araştırmalarınyapılması ve yönetici atamalarında mesleki kişilik özelliklerinin dikkate alınması önerilebilir.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleYalnız künye2018
    Üniversite Öğrencilerinde Depresif Belirti, Yalnızlık ve Yeme Tutumu Arasındaki İlişkinin Sosyodemografik Özelliklerle Birlikte İncelenmesi

    Hacıhasanoğlu Aşılar, Rabia; Karakurt, Papatya; Çapık, Cantürk; Ar, Arzu Yıldırım; Kasımoğlu, Necla

    Amaç: Bu çalışma üniversite öğrencilerinde depresif belirti, yalnızlık ve yeme tutumu arasındaki ilişkinin sosyodemografik özelliklerle birlikte incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Kesitsel türde olan bu çalışma Erzincan Üniversitesi’nde öğrenim gören 2600 öğrenci ile Nisan-Mayıs 2010 tarihleri arasında yürütülmüştür. Veriler tanımlayıcı soru formu, Beck Depresyon Envanteri, UCLA Yalnızlık Ölçeği ve Yeme Tutumu Testi-40 ile toplanmıştır. Verilerin analizinde sayılar, yüzdelikler, en az ve en çok değerler ile ortalama ve standart sapmaların yanı sıra; Spearman korelasyon analizi, bağımsız gruplarda t-testi, Mann Whitney-U, Kruskall Wallis varyans ve tek yönlü varyans analizleri kullanılmıştır. Bulgular: Öğrencilerin UCLA Yalnızlık Ölçeği puan ortalaması 39,3±9,5, depresif belirti yaygınlığı %32,8, olası yeme bozukluğu yaygınlığı ise %8,5 olarak belirlenmiştir. Beck Depresyon Envanteri ile UCLA-Yalnızlık Ölçeği arasında çok zayıf, Yeme Tutumu Testi-40 arasında zayıf düzeyde pozitif yönlü bir ilişki belirlenmiştir (p<0,05). UCLA-Yalnızlık Ölçeği ile Yeme Tutumu Testi-40 arasında ise bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Ayrıca cinsiyetin depresif belirti riskini etkilemediği, istatistiksel olarak erkeklerin daha yalnız ve kızların olası yeme bozukluğu puan ortalamasının daha yüksek olduğu bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışmada öğrencilerin orta düzeyde yalnızlık algıladığı, depresif belirti ve olası yeme bozukluğunun yaygın görüldüğü belirlenmiştir. Ayrıca yalnızlık algısının depresif belirtide, depresif belirtinin ise olası yeme bozukluğunda belirleyici olduğu görülmüştür. Sağlık profesyonelleri ruhsal eğitim, psikolojik danışmanlık ve kanıta dayalı rehberlik yolu ile öğrencilerde depresyon, yalnızlık ve yeme bozukluğu gibi sorunlara yönelik ruhsal bakım sağlamalı, iyi ruhsal sağlık okuryazarlığını ve ruhsal sağlığın korunması ve iyileştirilmesinde etkili stratejileri geliştirmelidir.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleAçık Erişim2018
    Finger Jammed in a Door Knob

    Üçpunar, Hanifi; Baydar, Mehmet; Öztürk, Kahraman

    Finger jammed in a ring or a circular metal piece may lead to a variety of injuries fromsimple dermabrasion to amputation. The most important stage of the treatment in these injuriesrelies on the comfortable removal of the ring, causing minimum soft tissue injury possible. In ourstudy, we aimed to present the treatment of a six-year-old boy presented to our emergency wardwith his thumb jammed in a door knob at the proximal phalanx level. The injury was classified asStage 1 according to the Urbaniak classification. As the injury was thought to be superficial, gentlerelease of the finger was attempted for an hour in the emergency ward, consequent to elevation andcold application. Following the failure of our attempt and a slight leaking of blood, the door knobwas removed using a metal cutter under general anesthesia and operating room conditions. Manipulations might increase the probability of facing an iatrogenic neurovascular injury in cases similar to that in our study. The selection of the safest and reliable method may be of great importancein avoiding iatrogenic injuries in such cases.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleAçık Erişim2018
    Beden eğitimi ve spor bilimleri özel yetenek sınavlarına giren adayların bireysel başarı güdüleri ile genel yetkinlik inançlarının incelenmesi

    Kayalar, Fethi; Terzioğlu, E. Ahmet; Koç, Yakup

    Bu araştırmanın amacı, beden eğitimi ve spor bilimleri özel yetenek sınavına giren adayların bireysel başarı güdüleri ile genelyetkinlik inançlarının incelenmesidir. Araştırma grubunu 2017-2018 eğitim yılı için Erzincan Üniversitesi beden eğitimi ve sporözel yetenek sınavlarına katılan öğrencilerden rastgele seçilen 379 aday (316 erkek, 63 bayan) oluşturmuştur. Araştırmada“Bireysel Başarı Güdüsü Ölçeği”, “Genel Yetkinlik İnancı Ölçeği” ve araştırmacılar tarafından geliştirilen kişisel bilgi formukullanılmıştır. Ölçeklerin geçerlik ve güvenirliği test edilmiştir. Adayların ölçeklerden elde ettikleri puanlar normalliksınamasına uygun olarak bağımsız değişkenlere göre test edilmiştir. Ayrıca adayların bireysel başarı güdüsü puanları ile genelyetkinlik inançları arasındaki ilişkiye bakılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 22 ve LISREL 8,7 programlarıkullanılmıştır. Adayların bireysel başarı güdüsü puanları, giriş sınavını sonucu (Üstünlük ve Farklı Olma alt boyutundakazananlar lehine) ve cinsiyet (Bireysel Sorumluluk Alma alt boyutunda bayanlar lehine) değişkenine göre anlamlı düzeydefarklılaştığı görülmüştür (p<0,05). Adayların genel yetkinlik ölçeği puanları sınavı kazanma (kazananlar lehine) değişkeninegöre anlamlı düzeyde farklılaştığı görüldü (p<0,05). Ayrıca adayların toplam bireysel başarı güdüleri ile genel yetkinlikinançları arasında pozitif yönde anlamlı düzeyde ilişki görülmüştür (r=0,74, p<0,01). Beden eğitimi ve spor bilimlerinde özelyetenek sınavına giren adayların başarılarının, bireysel başarı güdülerinden ve genel öz yeterliliklerinden etkilendiğianlaşılmıştır.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
    • SDG 4 · Nitelikli Eğitim
  • MakaleAçık Erişim2018
    Osteopoıkılosıs at Hand And Foot Fıngers: Case Report

    Çamurcu, İsmet Yalkın; Özcan, Seçkin; Altay, Rıdvan

    Osteopoikilosis is a rare and genetical benign bone disease which is not well defined in terms of its phenotypic characteristics. In literature, it is generally stated that it holds large and medium bone metaphyses and phenotypic features are not mentioned. We will also notice that our patients can also retain small bone metaphyses and have typical phenotypic features.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleAçık Erişim2018
    Transforming growth factor beta 1 (TGF-b1) in the pathophysiology of nasal polyp

    Köseoğlu, Reşit Doğan; Turan, Fatih; Damcayırı Yeniel, Evrim; Bayram Kablan, Rana

    Objectives: This study aims to use immunohistochemistry to compare histopathological findings and transforming growth factor beta1 (TGF-b1) levels in polyp tissue in cases of nasal polyp with histopathological findings and TGF-b1 levels in the nasal mucosa inpatients with obstructive nasal deformity.Patients and Methods: The study group consisted of 20 patients. The control group consisted to 20 patients scheduled for nasalsurgery due to septum deviation. Edema, mixed infection cell infiltration, eosinophil leukocyte infiltration and squamous metaplasiadevelopment were studied from hematoxylin-eosin stained slides containing polyp and conchal mucosa tissue specimenscollected from the study and control groups. These were then assessed semi-quantitatively. The presence or absence of TGF-b1antibody and positive reaction in the mucosal epithelium, submucosal glands, fibroblasts and inflammatory cells were evaluatedimmunohistochemically.Results: A positive association was determined between eosinophilia and edema on tissue staining with hematoxylin and eosin incases of nasal polyp, while no edema was observed in any cases in the control group. Comparison of the control and study groups onimmunohistochemical (TGF-b1 positive reaction) staining revealed no significant difference between epithelium, gland and fibroblaststaining. Immunohistochemical staining of inflammatory cells was more pronounced in the study group.Conclusion: We conclude that TGF-b1 may play a role together with other mediators, although not alone, in the pathophysiology ofnasal polyp.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleAçık Erişim2018
    Anal Fissure Epidemiology and Related Diseases in Children

    Hirik, Erkan; Ozdamar, Mustafa Yasar

    Objective: After an anal fissure (AF), patients frequently avoid defecation, even if they havediarrhea, due to severe anal pain. This is particularly evident in constipated patients, howeverthe type of functional disease that causes AF is not limited to constipation or persistentdiarrhea. The aim of this study was to examine the prevalence and the clinical importanceof diseases associated with AF in childhood age groups among young patients with differentclinical pictures.Methods: The data related to age, sex, and the accompanying disease of AF patients werecollected from a hospital database. Of 7406 patients, 728 were identified and categorizedin 6 distinct disease groups associated with AF: constipation; constipation with anal incontinence, urinary incontinence, or anal incontinence and urinary incontinence; infantile colic(IC); and diaper dermatitis (DD). The symptoms of the AF-related diseases were recordedand it was assessed whether AF-related symptoms were reduced after AF treatment.Results: Of the 728 AF-associated patients of all groups, it was observed that 1 weekafter AF therapy, 529 (72%) experienced a regression in both current disease and AF-related symptoms (p<0.05; r=0.26). The improvement in the first week after treatment had astronger correlation than the improvement in the third week (r=0.26 vs. 0.19).Conclusion: AF was associated with constipation, anal-urinary incontinence, IC, and DD,and was critically important in the targeted treatment of the related illness. The potentialpresence of AF should be kept in mind when planning the treatment of these 6 functionaldisorders.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleYalnız künye2018
    Eşzamanlı bilateral total diz artroplastisi uygulanan hipertansiyonlu hastalarda intra-artiküler tranexamik asit etkinliğinin değerlendirilmesi

    Çöbden, Adem; Demirel, Hüseyin Cihan; Çamurcu, İsmet Yalkın; Üçpunar, Hanifi; Kış, Mehmet; Gök, Halil

    Amaç: Total diz artroplastisi (TDA) uygulanan hastalarda hipertansiyon (HT) ile artmış perioperatif transfüzyon oranı arasındaki ilişki literatürde daha önce araştırılmıştır. Bu durum aynı zamanda traneksamik asit (TXA) kullanmasına rağmen eşzamanlı bilateral TKA uygulanan hastalarda kan nakli ihtiyacını da artırabilir. Bu çalışmanın temel amacı, TXA'nın intraartiküler (İA) uygulanmasından sonra eşzamanlı bilateral TDA yapılan HT tanılı hastalarda, TXA almayanlara kıyasla, hemoglobin düzeylerinde azalma ve kan transfüzyonu ihtiyacını değerlendirmektir. Yöntem: Bu retrospektif çalışmada, eşzamanlı bilateral TDA uygulanan ve kriterlere uyan HT tanılı 191 hasta değerlendirildi. Hastalar TXA grubu (IA TXA alanlar) ve kontrol grubu (TXA almayanlar) olarak gruplandırıldı. Temel sonuç olarak belirleyiciler, hemoglobin düzeyleri ve kan transfüzyonu ünite sayısında azalma idi. Bulgular: Her iki grup yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi ve Amerikan Anesteziyoloji Derneği (ASA) skoru bakımından benzerdi ve istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmedi. Hemoglobin düzeylerinde (P = 0.844) azalma ve kan transfüzyonu ünite sayısı (P = 0.095) açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuç: Bulgularımıza göre, eşzamanlı bilateral TKA prosedürü uygulanan HT tanılı hastalarda, IA TXA alan ve almayan hastalar arasında hemoglobin seviyesinin azalması ve kan transfüzyonu ünite sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleYalnız künye2018
    Çocuklarda ultrason eşliğinde transversus abdominis plane bloğun intraoperatif anesteziye katkısı- randomize kontrollü çalışma

    Küpeli, İlke; Ozdamar, Mustafa Yasar

    Amaç: Bu çalışmanın amacı,çocuklarda intravenöz ketamin sedasyonuyla desteklenen transversus abdominis plane(TAP) bloğun intraoperatif anesteziye ve analjeziye katkısını araştırmaktır. Yöntem: 2-6 yaş arası toplam 60 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar 3 gruba ayrıldı; TAP blok ve ketamin grubu; larıngeal maske takılarak(LMA) TAP blok yapılan ve sevofluran grubu; LMA ve sevofluran grubu. Peroperatif kalp hızları(KH), ortalama arter basınçları(OAB), kullanılan sevofluran miktarı, postoperatif ağrı skorları, kurtarma analjezisine ihtiyaç olan çocuk sayısı, ilk analjeziye ihtiyaç duyulan zaman kaydedildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 4±1,1 idi. İki blok grup arasında KH ve OAB açısından fark yoktu; sadece sevofluran grubunda KH daha yüksek ve OAB daha düşüktü. TAP bloğu tarafından desteklenen grupta, kullanılan sevofluran miktarı azalmıştı(p <005). Postoperatif dönemde sadece sevofluran grubunda KH, OAB ve ağrı skorları daha yüksek bulundu(p <0,05). Blok eklenen gruplarda daha az sayıda hastaya kurtarma analjezi uygulandı. Blok destekli gruplarda daha uzun analjezi süreleri vardı(p <0.05). Sonuç: Bu çalışma ile, pediatrik alt batın cerrahisinde, genel anestezi ya da sedasyona eklenen TAP bloğun, intraoperatif anestezi ihtiyacını azalttığı, daha stabil intraoperatif hemodinami ve analjezi sağladığı, postoperatif dönemde ise daha düşük ağrı skorları, daha uzun analjezi süresi ve daha az analjezi ihtiyacı sağladığı saptanmıştır.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleAçık Erişim2018
    Sentinel Lenf Node Biopsy Results Used in Early Stage Breast Cancer in a Practice in the Last Year

    Özçelik, Kazim Caglar; Karaköse, Oktay; Zihni, Ismail; Pülat, Huseyin; Eken, Huseyin; Erol, Hasan

    Aim: In the evaluation of axillary lymph nodes in early stage breast cancer, routine axillary dissection has been left to the sentinel lymph node dissection. When sentinel lymph node biopsy is performed with high accuracy of the axillary region, complications due to axillary dissection do not develop. We also examined our sentinel lymph node biopsy in early stage breast cancer in our study. Material and Methods: Sentinel lymph node biopsy was performed in 22 patients with early stage breast cancer diagnosed at Suleyman Demirel University Medical Faculty Hospital in 2014. The files of these patients were retrospectively reviewed. Results: A 81.2% of 22 patients who received sentinel lymph node biopsy underwent breast conserving surgery and 18.2% had simple mastectomy. Sentinel lymph node biopsy revealed a median of 1.9 lymph nodes (min: 1-max: 3). As a result of the frozen examination, 81.8% of the lymph nodes were benign and 18.2% were malignant. In all of the axillary lymph node malignancies, the tumor showed upper external quadrant placement and 75% had lymphovascular invasion. This disease was supplemented by axillary dissection. Metastatic lymph nodes were not detected in one patient except sentinel lymph node. Conclusion: In our study, sentinel lymph node biopsy was performed for all early stage breast cancer negative for axilla diagnosed in our clinic.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleAçık Erişim2018
    Relationship between coracoid overlap and subscapularis tears

    Çetinkaya, Mehmet; Ataoglu, Muhammet Baybars; Özer, Mustafa; Ayanoglu, Tacettin; Kaptan, Ahmet Yigit; Kanatli, Ulunay

    Purpose: The aim of this study was to investigate the validity of the coracoid overlap as a risk factor of the subcoracoid impingement which is an etiologic factor in isolated subscapularis tears. Materials and Methods: Two groups were constituted including isolated subscapularis and isolated full-thickness supraspinatus tears selected randomly from patients who underwent shoulder arthroscopy. The magnetic resonance imaging and surgery videos were reviewed retrospectively to calculate and compare the means of the coracoid overlap and coracoid overlap/humeral head diameter ratio measured on T1 transverse magnetic resonance imaging sections. Results: There were a total of 56 patients including 28 in each group. The mean age of the groups were found to be 48.71 +/- 9.66 and 64.85 +/- 6.1 in Group 1 and 2, respectively. There was no significant difference in terms of age and involved shoulder. The mean coracoid overlap values were found to be 16.08 +/- 5.6 and 14.65 +/- 5.92 and coracoid overlap/humeral head diameter ratios were found to be 0.33 +/- 0.11 and 0.29 +/- 0.11 in Groups 1 and 2, respectively. There was no significant difference in terms of coracoid overlap values and coracoid overlap/humeral head diameter ratios Conclusion: There is actually no statistically significant relationship between coracoid overlap and subcoracoid impingement. There could be found no evidence also with this study for subcoracoid impingement which is still controversial in subscapularis tears.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleYalnız künye2018
    Comparison of inflammatory level and symptom level in cases having chronic rhinosinusitis

    Dogan, Mansur; Tuncer, Ersin; Kol, Iclal Ozdemir; Uysal, Ismail Onder; Yüce, Salim; Müderris, Suphi

    Aim: The aim of this study was to Investigate whether the endoscopic findings, corona! computed tomography data and the level of histopathological changes observed in tissue samples had any effects on the quality of life in chronic rhinosinusitis cases. Material and Method: In this prospective study, 34 patients diagnosed with chronic rhinosinusitis (Group 1) and 34 volunteer individuals having no chronic rhinosinusitis (Group 2) were included. Detailed anamnesis, endoscopic examination findings, quality of life in patients with chronic rhinosinusitis questionnaire scores and coronal paranasal computed tomography scores were recorded in the files of all the cases. Endoscopic evaluation findings were evaluated using the Lund-Kennedy scoring system, all the cases were given a chronic rhinosinusitis evaluation questionnaire, coronal paranasal computed tomography findings were scored using the Lund-MacKay system. Results: The average quality-of-life score, the average radiological score, the average endoscopic examination score, the histopathological evaluation of the surgical specimens, the average inflammatory score, the average fibrosis scores and the average osteoblastic-osteoclastic score was statistically different between two groups. When a correlation analysis was performed, the quality-of-life scores were found to have a negative correlation with the radiological scores, endoscopic scores. fibrosis scores and osteoblastic-osteoclastic activity scores in Group 1. And also radiological scores were positively correlated both with the endoscopic scores and the osteoblastic-osteoclastic activity scores and a positive correlation was found between the endoscopic scoring and the mucosal inflammation in Group 1. Discussion: The results of our study showed that the histopathological changes affected the quality of life negatively.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleAçık Erişim2018
    Evaluation of the effect of internal rotation of the shoulder on the coracohumeral and acromial range with three-dimensional tomography

    Çetinkaya, Mehmet; Koçkara, Nizamettin; Özer, Mustafa; Ataoglu, Muhammet Baybars; Genç, Erdinc; Kanatli, Ulunay

    Purpose: The aim of this study was to assess whether the coracohumeral and acromiohumeral distances were really decreasing with the passive internal rotation of the shoulder. Materials and Methods: The patients who underwent computerized tomography arthrography with the prediagnosis of rotator cuff tear between May 2016 and October 2016 were enrolled in the study. The computerized tomography arthrography imagings were performed in two positions of the shoulder, the neutral position and the internal rotation of the arm, and then the 3 dimensional reconstructions of the images were constituted. The coracohumeral and acromiohumeral distance measurements were made on 3 dimensional reconstructions of these two computerized tomography examinations. Results: Seventeen patients with the mean age of 64.06 +/- 9.06 were involved in the study. The coracohumeral and acromiohumeral distance measurements in neutral and internally rotated arms were also statistically similar between patients with full-thickness rotator cuff tears and those without. Between the male and female patients, there was no statistically significant difference in any of measurements. Conclusion: The coraohumeral distance narrows significantly with the internal rotation of the arm. The measurements made on three dimensional computerized tomography may provide us more reliable data about the several parameters of the coracoid process.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleAçık Erişim2018
    Antioxidant, Antimicrobial, Cytotoxic, Anticholinesterase, Antityrosinase Activities and Characterisation of Volatile Compounds of Verbascum oocarpum by SPME and GC-FID/MS

    Kanbolat, Seyda; Korkmaz, Nuriye; Sener, Sila O.; Badem, Merve; Colak, Nevin Ulas; Abudayyak, Mahmoud; Aliyazicioglu, Rezzan; Ozgen, Ufuk; Kandemir, Ali; Karaoglu, Sengul Alpay

    The objective of present study was to specify the antioxidant, antimicrobial, cytotoxic, anticholinesterase, and antityrosinase activities of Verbascum oocarpum Murb., together with its volatile components. The methanolic and aqueous extracts of aerial parts of V. oocarpum indicated substantial antioxidant activity derived from benzoic acid, sinapic acid, and quercetin compounds. The methanolic extract displayed moderate antimicrobial activity against Escherichia coli, Pseudomonas aeruginosa, and Mycobacterium smegmatis. It also exhibited a higher IC50 value on tyrosinase than kojic acid, and lower acetylcholinesterase and butyrylcholinesterase inhibitor activities than galantamin. MTT analysis revealed that high concentrations of V. oocarpum extract can result in cytotoxicity, with an IC50 of 0.444 mg/mL. Common volatile components included pentadecane, hex-2(E)-enal, limonene, phenylacetaldehyde, isophorone, 1-methoxy-4-(2-propenyl)-benzene, 5,6,7,7a-tetrahydro-4,4,7a-trimethyl-2(4h)-benzofuranone and hexadecane. V. oocarpummay be of potential benefit to the food, cosmetical, and pharmaceutical sectors owing to its potent anticholinesterase, antioxidant, and antimicrobial activities, volatile components, and limited cytotoxicity.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleAçık Erişim2018
    Knowledge and Attitudes of Intensive Care Nurses on Organ Donation

    Calikoglu, Elif Oksan; Salcan, Sara; Akcay, Hilal Betul; Gumus, Ali; Aydin, Ozlem Dilara

    Objectives: We aimed to determine the knowledge and attitudes of intensive. Methods: The population of this descriptive cross-sectional study was composed of 92 nurses working in three intensive-care units in Erzurum province center. Participation rate was 80.4% (n=74). Descriptive statistics were presented as mean +/- standard deviation, percentages, and frequency distributions. The Chi-Square test was used for bivariate comparisons, and p<0.05 was considered as statistically significant. Results: The mean age of the nurses participating in the study was 28.8 +/- 5.93 years The majority (73%, n=54) stated that religious beliefs did not prohibit organ donation, and 98.6% (n=73) admitted that organ donation in Turkey was not enough. Of the participants, 68.9% (n=51) were ready to receive organ transplantation in case of need. Those who accepted to receive organs were also ready to donate. Conclusion: Despite the relatively positive attitudes towards organ donation, action on getting donation cards is lacking, which suggests more vigorous actions concerning donation campaigns and educations is needed.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleYalnız künye2018
    Does Patient-Controlled Infraclavicular Perineural Dexmedetomidine Increase the Duration of Postoperative Analgesia?

    Kupeli, Ilke; Kuyrukluyildiz, Ufuk; Tas, Sara; Bedir, Zehra; Selcan, Aysin

    Objective: Peripheral nerve blocks are now used widely for postoperative analgesia and peripheral nerve catheters are widely utilized. Objective of this study was to investigate effect of perineural infusion of dexmedetomidine on the duration of postoperative analgesia retrospectively. Material & Methods: A total of 60 patients aged between 18 and 65 years were included in the study. Group 1 received infraclavicular patient-controlled perineural bupivacaine (0.1 %). Group 2 received infraclavicular patient-controlled perineural bupivacaine (0.1 %) + dexmedetomidine (200 mic/100 cc). Blood pressure, pulse, peripheral oxygen saturation modified ramsay sedation scale, visual pain scores, total amount of analgesics were recorded at the 0, 30, 60, 90 minutes and 2, 4, 6, 8, 12, 24 hours. Results: Systolic blood pressure was higher in Group 1 at the hour 6 (p: 0.007). Whereas, diastolic blood pressure was higher in Group 1 at the hours 4 and 6 (p: 0.000, p: 0.003). Heart rate was found to be higher in Group 2 at the hours 8, 12 and 24 (p: 0.004, p: 0.002, p: 0.002). Patients in Group 1 were found to significantly feel pain and need analgesics at the hours 4 and 6 (p: 0.002, p<0.05). The mean number of patient requests for analgesia was 5.8 +/- 1.4 times in Group 1 and 2.2 +/- 0.4 in Group 2 (p<0,05). None of the patients developed sedation/neurological deficits. Conclusion: Perineural infusion of dexmedetomidine combined with bupivacaine was found to increase the duration of postoperative analgesia, reduce 24-hour need for analgesia and have not any adverse effect at low doses.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam