Yazarlar
- Suleyman, Halis(167)
- Mammadov, Renad(95)
- Türkeş, Cüneyt(84)
- Aydin, Sonay(83)
- Altuner, Durdu(74)
- Suleyman, Bahadir(68)
- Isik, Arda(67)
- Beydemir, Şükrü(66)
- Kantarci, Mecit(64)
- Kurt, Nezahat(57)
- Demir, Yeliz(54)
- Bulut, Seval(51)
- Arslan, Yusuf Kemal(50)
- Sofu, Hakan(50)
- Coban, Taha Abdulkadir(49)
- Karakeçili, Faruk(47)
- Altay, Ahmet(46)
- Huyut, Mehmet Tahir(46)
- Aydin, Suleyman(45)
- Türkmenoğlu, Burçin(45)
- Kuzucu, Mehmet(40)
- Yazici, Gulce Naz(40)
- Peker, Kemal(39)
- Algul, Oztekin(38)
- Cicek, Betul(37)
- Mertoglu, Cuma(36)
- Camurcu, Yalkin(35)
- Suleyman, Zeynep(34)
- Bozkurt, Aliseydi(32)
- Mendil, Ali Sefa(32)
- Gunay, Murat(31)
- Gözcü, Sefa(31)
- Köksal, Ekrem(31)
- Yuca, Hafize(31)
- Dilek, Esra(30)
- Karakurt, Papatya(30)
- Ozcicek, Fatih(30)
- Süleyman, Halis(30)
- Onk, Didem(29)
- Ucpunar, Hanifi(29)
Yayınlar
- ArticleAçık Erişim2025Elit Badmintoncuların Bazı Motorik ve Antropometrik Özellikleriyle Smaç Hızı Arasındaki İlişki
Türkeli, Anıl; O, Mert Tunç
Bu araştırmada elit badmintoncuların bazı motorik ve antropometrik özellikleriyle smaç hızı arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, betimsel tarama modellerinden ilişkisel tarama modeli ile tasarlanmıştır. Çalışma grubunu büyükler ve yıldızlar kategorisindeki 11 erkek (% 37.9) ve 18 kadın (% 62.1) olmak üzere toplam 29 sporcu oluşturmaktadır. Katılımcıların seçiminde ölçüt örnekleme yönteminden faydalanılmıştır. Verilerin analizinde, veri setinin basıklık-çarpıklık ve standartlaştırılmış Z puanları değerlendirilmiştir. Çalışmada antropometrik ve motorik özellikler ile smaç hızı arasındaki ilişkinin incelenmesi için Pearson korelasyon testi kullanılmıştır. Büyükler kategorisindeki sporcuların gerçekleştirdikleri olduğun yerde sıçrayarak, adım alıp sıçrayarak, overhead ve hedefe smaç hızları, yıldızlarda ise makas hareketi yaparak, olduğun yerde, overhead ve backhand smaç hızları ile bazı antropometrik özellikler arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Büyükler kategorisindeki sporcuların gerçekleştirdikleri olduğun yerde, overhead, hedefsiz ve backhand smaç hızları, yıldızlarda ise makas hareketi yaparak, olduğun yerde, overhead ve backhand smaç hızları ile bazı motorik özellikler arasında anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak büyükler kategorisinde boy uzunluğu, omuz genişliği, dirsek çapı, biceps çevresi ve fleksiyonda biceps çevresi, yıldızlarda ise omuz genişliği ve göğüs çapı arttıkça smaç hızının da arttığı sonucuna ulaşılmıştır. Büyüklerde ayak bileği çapı ve esneklik artışlarının smaç hızını olumsuz etkilediği belirlenmiştir. Büyüklerde dikey sıçrama maksimum, dikey sıçrama ortalama, bacak kuvveti sırt kuvveti, maksimum güç, minumum güç, ortalama güç, yorulma indeksi arttıkça smaç hızı artarken, yıldızlarda dikey sıçrama maksimum, dikey sıçrama ortalama ve minimum güç arttıkça smaç hızı artmaktadır.
- Review ArticleAçık Erişim2025Çocuk İstismarı: Acil Radyolojide Akılda Bulunması Gerekenler
Aydin, Sonay; Uner, Cigdem; Oztepe, Muhammet Fırat
Çocuk istismarı, acil radyolojide erken tanı ile hayat kurtarabilen ciddi bir sorundur. Acil radyoloji pratiğinde, istismar şüphesine yönelik bulguların dikkatlice ve erkenden saptanması hayat kurtarıcıdır. Fiziksel istismar en sık kranial bölge, iskelet sistemi ve organ yaralanmaları ile bulgu verirler. Şüpheli bulguların doğru şekilde raporlanması ve ilgili birimlere bildirilmesi yasal bir zorunluluktur.
- Review ArticleAçık Erişim2025Obstetrik Acillerde Görüntüleme
Ozkavukcu, Esra; Memis, Kemal Bugra
Antepartum ve postpartum dönemde meydana gelebilecek obstetrik nedenli acil patolojilerin ayırıcı tanısında radyolojik görüntüleme kritik öneme sahiptir. Ancak etyolojide oldukça fazla patoloji yer aldığı için görüntülemeyi gerçekleştiren radyoloğun bilgili ve tecrübeli olması elzemdir. Bu derlemede, gebeliğin dönemlerine göre obstetrik acil patolojilerin gruplandırılması ve tanısal görüntüleme bulgularının vurgulanması amaçlanmıştır.
- Review ArticleAçık Erişim2025İnflamatuar Akut Karın Etyolojisi
Kızılgöz, Volkan
Akut karın, genellikle ani başlangıçlı, bulantı ve kusmanın eşlik edebileceği bir karın ağrısı biçiminde kliniğe yansıyan, inflamatuar, enfeksiyöz, obstrüktif ve vasküler nedenlerle oluşan, acil müdahale ve tedavi gerektiren bir durumdur. Bu makalede inflamatuar akut karın etyolojisi, bu konunun önemli örnekleri ile, her bir konuya has etyolojik faktörler, hastalığın patogenezi, kliniği ve görüntüleme bulgularıyla sunulacaktır. Bu kapsamda inflamatuar kökenli akut karın tablosu oluşturan başlıca hastalıklar grubu olan akut apandisit, non-spesifik mezenterik lenfadenit, akut divertikülit, epiploik apandajit, akut kolesistit, akut pankreatit ve inflamatuar bağırsak hastalığı ele alınacaktır.
- ArticleAçık Erişim2025Birinci Basamak Sağlık Hizmeti Alan Hastalarda Hasta Merkezli İletişim Düzeyinin Sağlık Hizmeti Kullanım Sıklığı ve Hekime Güven Üzerine Etkisi
Çakmak, Cuma; Sarigul, Seval Selvi; Bıçer, Ismaıl
Hasta merkezli iletişim; hastaların ihtiyaçlarının, beklentilerinin ve değerlerinin dikkate alındığı, karşılıklı anlayış ve güvene dayalı bir iletişim modelidir. Hastaların, kendilerini anlayan ve ihtiyaçlarına duyarlı olan bir hekimle karşılaştıklarında, sağlık sorunlarını ihmal etme olasılıkları azalır. Sağlık hizmeti kullanım sıklığı, hastaların belirli bir süre içinde sağlık hizmetlerine ne kadar sık başvurduğunu ifade eder. Bu, birinci basamak sağlık hizmetleri düzeyinde genellikle aile hekimi ziyaretleri, düzenli kontroller, reçete yenilemeleri, aşılar ve rutin taramalar gibi hizmetleri kapsar. Güven, hasta-hekim ilişkisinin temel taşlarından biridir. Hekime güven, hastaların tedavi önerilerine uymasını, sağlık bilgilerini paylaşmasını ve genel olarak sağlık hizmetlerine olumlu bir tutum geliştirmesini sağlar. Güçlü bir güven bağı, tedavi süreçlerinin etkinliğini artırır ve hastaların sağlık sonuçlarını iyileştirir. Bu kapsamda çalışmada, birinci basamak sağlık hizmeti alan hastalarda hasta merkezli iletişimin sağlık hizmeti kullanım sıklığı ve hekime güven üzerindeki etkisini belirlemek amaçlanmıştır. Çalışma evrenini Erzincan il merkezindeki bir aile sağlığı merkezine kayıtlı hastalar oluşturmuştur. Çalışmada örneklem büyüklüğü hesaplanarak evrene genellenebilir sonuç elde edebilmek için minimum 385 kişiden veri toplanması gerektiği belirlenmiş ve yüz yüze görüşme yöntemi ile aile sağlığı merkezine başvuran toplam 385 kişiye anket uygulanarak veri toplama süreci sonlandırılmıştır. Araştırmaya katılan hastaların hasta merkezli iletişim ve hekime güven düzeylerinin sosyo-demografik özelliklere göre farklılık gösterip göstermediğini belirlemek için t-testi ve tek yönlü varyans analizi kullanılmıştır. Farklılığın hangi gruplar arasında olduğunu belirlemek için Post Hoc çoklu karşılaştırma testlerinden faydalanılmıştır. Çalışma kapsamında yapılan analizler sonucunda cinsiyet, yaş, medeni durum, gelir, çocuk sayısı, çalışma durumu, eğitim gibi değişkenlerle hasta merkezli iletişim ve hekime güven arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir. Araştırma hipotezlerini test etmek için hasta merkezli iletişimin hekime güven ve hizmet kullanım sıklığı üzerindeki etkisini belirlemek amacıyla doğrusal regresyon ve multinomial lojistik regresyon analizleri kullanılmıştır. Regresyon analizi, hasta merkezli iletişimin hizmet kullanım sıklığını ve güveni olumlu yönde etkilediğini ortaya koymuştur. Sonuç olarak hasta merkezli iletişimin, hastaların sağlık hizmeti sağlayıcılarına olan güvenini artırdığı; bu güvenin de hastaların tedaviye uyumunu ve genel sağlık sonuçlarını iyileştirdiği düşünülmektedir. Çalışma kapsamında elde edilen bulgular sağlık hizmeti sunumunda hasta merkezli iletişim stratejileri ile sağlık hizmeti sağlayıcılarının, hastalarla daha etkili ve kaliteli iletişim kurmalarının önemini vurgulamaktadır. Diğer taraftan hasta merkezli iletişim, hastaların hizmet sunucularına olan güvenlerini artırarak genel sağlık hizmetlerinin kalitesini ve tedaviye uyum sürecini de artırabilmektedir. Bu kapsamda sağlık politikaları şekillendirilirken, hasta merkezli iletişimi artırabilecek olan stratejilerin de dikkate alınması ve hasta ile hekim arasındaki iletişimi etkileyebilecek olumsuz faktörlerin belirlenip ortadan kaldırılması gerekmektedir. Ayrıca hekimler ile diğer sağlık çalışanlarına hizmet içi eğitim programları gibi uygulamalarla etkili iletişim becerilerinin kazandırılması büyük önem arz etmektedir.
- ArticleAçık Erişim2025Physical characteristics of the pulling and stabilization arm in archers, examination of posture and injury risk
Çankaya, Tamer; Sari, Nurgul; Çevik, Ramazan
This study aimed to evaluate the physical characteristics, posture, and musculoskeletal problems of the stabilization and pulling arms in archers. Thirteen licensed athletes aged 11– 18 years, each with at least two years of experience, were assessed for muscle shortness, flexibility, scapular dyskinesia, muscle strength, posture, and musculoskeletal complaints. Significant differences were found between the pulling and stabilization arms in shoulder flexion, abduction, adduction, elbow flexion, and various grip strengths (p<0.05), as well as in shoulder and hip anterior tilt (p<0.05). Musculoskeletal pain was most frequently reported in the back and lower back, followed by the knee and neck. These findings suggest that archers may develop postural alignment issues, particularly on the pulling arm side, and highlight the importance of archery-specific postural exercise programs for injury prevention.
- ArticleAçık Erişim2025Comparison of Placental Strain Elastography Values Between Healthy Pregnant Women and Pregnant Women with Intrauterine Growth Restriction or Preeclampsia
Menzilcioglu, Mehmet Sait; Köse, Elif; Çetin, Türkhun; Ergenç, Ekrem
Objective: We aimed to determine strain elastography values in the placentas of healthy pregnant women and pregnant women with intrauterine growth restriction (IUGR) and preeclampsia (PE). To obtain more objective data, we also examined whether strain ratio values change with placental maturation at different gestational weeks. Materials and Methods: In our prospective randomized study, 64 pregnant women were divided into groups according to the degree of placental maturation (placenta grades 1, 2, and 3) and the trimester they were in to determine strain elastography values. Strain rates of the target tissue (placenta) and subcuta- neous adipose tissue were calculated. Results: According to our study, there was no statistically significant difference between the degree of placental maturation and strain ratio values. Addi- tionally, no significant difference was detected in the strain ratio values of healthy pregnant women in the second and third trimesters. However, in cases with preeclampsia and intrauterine growth restriction, strain ratio values were found to be statistically significantly higher, especially in pregnant women in the second and third trimesters. We found a moderate correlation between strain ratio values and uterine artery S/D. Additionally, we observed a moderate positive correlation between strain ratio and BMI. Conclusion: Our findings indicate that placental elastography strain ratio values may increase in pregnant women with preeclampsia and IUGR. These results support previous studies. Furthermore, our study shows that placental elastography strain rate values are not affected by gestational age or placental matura- tion (second and third trimesters) in healthy pregnant women. Our study was conducted in a reference hospital with a limited number of patients and restricted ultrasound imaging facilities. Future research with a larger sample size and advanced imaging techniques is recommended to support these findings.
- ArticleAçık Erişim2025The Role of IL-17 in the Pathogenesis of Acute Rheumatic Fever
Akcurin, Gayaz; Uygun, Dilara Fatma Kocacik; Yeter, Bahtinur; Sallakci, Nilgun
Objective: In this study, our aim is to determine the interleukin 17 (IL-17) and interleukin 22 (IL-22) levels in acute rheumatic fever (ARF) and rheumatic heart disease (RHD) patients and their relationship with rheumatic fever pathogenesis. Methods: Newly diagnosed 7 ARF patients and 14 RHD patients who are followed by Akdeniz University Faculty of Medicine, Pediatric Cardiology Department and 15 age and sex-appropriate healthy children as the control group were enrolled in this study. Interleukin 17 and interleukin 22 levels were determined with an enzyme-linked immunosorbent assay. Results: IL-17 levels were undetectable, while the IL-22 level was increased in 1 patient in the ARF group. Eleven of 14 RHD patients had IL-17 under detectable levels, while 3 had detectable levels. None of the patients had detectable IL-22 levels. In the control group, none had detectable IL-17 or IL-22 levels. Conclusion: Our results showed that IL-17 and IL-22 do not have an important role in ARF pathogenesis.
- ArticleAçık Erişim2025Comparison of Biomechanical Effects of All-on-Four Implant Prostheses with Different Types and Weights: A Three-Dimensional Finite Element Analysis
Gömleksiz, Oğuzhan; Altintas, Subutay Han
Objective: The aim of this study is to comparatively evaluate the stress values created by all-on-four prostheses of different types and weights on the implant, infrastructure, and peri-implant bone tissue under occlusal forces using the three-dimensional (3D) finite element analysis (FEA) method. Methods: A completely edentulous lower jaw model was designed in a computer environment using the FEA method, and implants were placed according to the all-on-four technique. Five different infrastructure materials were simulated in the 3D models, including chromium-cobalt (Cr-Co), titanium, zirconia, fiber, and polyetheretherketone (PEEK). The superstructure material of the prostheses was designed as monolithic zirconia crown and composite resin gingiva, which would be the same in all models. The weights of the created all-on-four prosthesis models were calculated. A rigid food material was used for a 100 newton (N) force application. Maximum principal (Pmax) and minimum principal (Pmin) stress values for cortical bone and Von mises stress values for the implant and infrastructure were calculated. Results: The weight of prostheses with different types of infrastructures affected the stress distribution in the implant, infrastructure, and peri-implant bone tissue. Lower stress values were observed in the implants and peri-implant bone tissues in Cr-Co, titanium, and zirconia infrastructures compared to fiber and PEEK. When the stresses occurring within the infrastructure materials were evaluated, lower stresses were obtained in fiber and PEEK infrastructures. Conclusion: Following the results of the biomechanical comparison made with 3D FEA, it can be said that long-term success can be achieved in the implant and the bone tissue around the implant as the elasticity modulus of the infrastructure material increases and the use of Cr-Co, titanium, and zirconia materials as infrastructures can be more advantageous. The weight of the modeled all-on-four prostheses did not reach harmful stress values in the bones around the implant together with the occlusal forces.
- ArticleAçık Erişim2025Approach to disasters by medical students in a disaster-affected region: Education and awareness
Gürsoy, Ersan; Gürsoy, Nurcan; Yağız, Mercan; Vatansever, Mehmet
This study aims to investigate the awareness of medical students, who are educated in regions that have experienced significant destruction from disasters such as earthquakes, towards disasters, the roles they can assume during disaster situations, and their attitudes towards disaster medicine. This cross-sectional study was conducted between November 2023 and January 2024 at Erzincan Binali Yıldırım University Faculty of Medicine, involving medical students aged 18 years and older. A structured, 20-item questionnaire was administered to collect demographic information, previous disaster experiences, levels of disaster awareness, and attitudes toward disaster medicine. Descriptive statistics were used for data presentation, and the Chi-square test was applied for categorical comparisons. Statistical significance was set at p<0.05. A total of 172 students participated in the study. Among these participants, 80.2% (n=138) stated that they lacked sufficient knowledge regarding the appropriate actions to take during a disaster, and 30.2% (n=52) reported not having received adequate training in disaster preparedness. Among students with previous natural disaster experience, it was observed that such experiences did not significantly impact their knowledge and attitudes towards disaster management (p=0.434). Students who had received training were observed to have greater confidence in providing medical support during disasters (p=0.006). In conclusion, medical students remain a highly motivated but underprepared group in terms of disaster readiness. It is therefore imperative to strengthen their knowledge and skills in disaster management and intervention. Increasing the emphasis on disaster preparedness within medical education programs can better equip students for future disasters and ultimately enhance the overall resilience of the community.
- ArticleAçık Erişim2025Narsisistik kişilik özellikleri, dini tutumlar ve bilişsel esneklik arasındaki ilişki
Guldas, Fatumetul Zehra; Duman, Muhammed Kadir
Bu çalışma, narsisizm, dini tutumlar ve bilişsel esneklik arasındaki ilişkileri bütüncül biçimde ele alarak literatürdeki önemli bir boşluğu doldurmakta; bireylerin kişilik özellikleri, inanç sistemleri ve bilişsel süreçleri arasındaki etkileşimi açıklığa kavuşturarak hem kuramsal bilgiye hem de ruh sağlığı uygulamalarına katkı sağlamaktadır. Araştırmaya 407 öğrenci (163 erkek, 244 kadın) katılmıştır. Veriler, Beş Faktörlü Narsisizm Ölçeği Kısa Formu, Ok-Dini Tutum Ölçeği ve Bilişsel Esneklik Ölçeği ile toplanmış; korelasyon ve regresyon analizleri uygulanmıştır. Bulgular, büyüklenmeci narsisizmin bilişsel esnekliği pozitif (β = 0.61, p <0,001), kırılgan narsisizmin ise negatif yönde (β = –0.44, p = .012) yordadığını göstermiştir. Dini tutumlar ise anlamlı bir yordayıcı olmamıştır (β = 0.02, p = 0,814). Büyüklenmeci narsisizmin özgüven ve liderlik yönlerinin esnek düşünmeyi desteklediği, kırılgan narsisizmin ise utanç ve değersizlik duygularıyla esnekliği azaltabileceği düşünülmektedir. Sonuçlar, kişilik özelliklerinin bilişsel esnekliği belirlemede inanç sistemlerinden daha etkili olabileceğini göstermektedir.
- ArticleAçık Erişim2025Karate Sporcularında Müsabaka Ruminasyonu, Psikolojik Esneklik ve Zihinsel Dayanıklılık Arasındaki İlişki
Akbulut, Vildan
Bu araştırmanın amacı, Karate sporcularında müsabaka ruminasyonu, psikolojik esneklik ve zihinsel dayanıklılık arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Araştırmanın çalışma grubunu, Karate sporu ile ilgilenen 230 katılımcı oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama aracı olarak “Spor Müsabakası Ruminasyon Ölçeği-SMRÖ”, “Sporda Psikolojik Esneklik Ölçeği-SPEÖ” ve “Sporda Zihinsel Dayanıklılık Envanteri-SZDE” kullanılmıştır. Verilerin analizinde istatistiki yöntem olarak; betimsel istatistikler, t-testi, tek yönlü varyans analizi ve korelasyon testleri kullanılmıştır. Sporcuların SPEÖ ve SZDE puanları görece orta seviyenin üzerinde, SMRÖ puanları ise orta seviyededir. Sporcuların cinsiyetlerine göre zihinsel dayanıklılıkları ile güven ve kontrol alt boyut puanlarının farklılaştığı tespit edilmiştir. Yarışma dalı değişkenine göre sporcuların puanlarının farklılaşmadığı görülmüştür. Milli sporcu olan katılımcıların psikolojik esneklik ve zihinsel dayanıklılıkları yüksek iken; milli sporcu olmayan katılımcıların müsabaka ruminasyonları daha yüksektir. Sporcuların müsabaka ruminasyonları ile yaş ve spor yapma yılları arasında negatif yönde, spor yapma yılı ile zihinsel dayanıklılıkları arasında ise pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür. Diğer yandan müsabaka ruminasyonu ile psikolojik esneklik ve zihinsel dayanıklılık arasında negatif bir ilişki olduğu, psikolojik esneklik ile zihinsel dayanıklılık arasında ise pozitif bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak; Karate sporcularında müsabaka ruminasyonu artarken psikolojik esneklik ve zihinsel dayanıklılığın azaldığı, psikolojik esneklik artarken zihinsel dayanıklılığın da arttığı söylenebilir.
- ArticleAçık Erişim2025Konuşma Sesi Bozukluğu Olan 48-72 Aylık Çocukların Yürütücü İşlev Becerilerinin İncelenmesi: Kesitsel Araştırma
Gör, Gizem Nur; Aykut, Nurdan Cankuvvet
Amaç: Çalışmada, konuşma sesi bozukluğu (KSB) olan ço cukların yürütücü işlev beceri performanslarının, yaş, cinsiyet ve KSB şiddet düzeyine göre incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem ler: Nicel araştırma yöntemlerinden kesitsel tarama deseniyle yürütü len çalışmanın katılımcıları, ana dili Türkçe olan, 48-72 aylık 21 kız ve 45 erkek çocuğudur. Türkçe Erken Dil Gelişim Testi ve Sesletim Ses bilgisi Testi’nin Sesletim Alt Testi kullanılarak belirlenen katılımcı lara, Çocukluk Dönemi Yürütücü İşlev Envanteri (ÇDYİE)-Öğretmen Formu uygulanmıştır. Veriler, Jamovi yazılımı ile bağımsız örneklem t-testi, Mann-Whitney U testi ve tek yönlü varyans analizi kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Yürütücü işlev puanlarında (toplam, çalı şan bellek, ketleyici kontrol) yaşa, cinsiyete ve KSB şiddetine göre an lamlı farklar bulunmuştur. 48-59 aylık çocukların yürütücü işlev performanslarının 60-72 aylık gruptan daha düşük olduğu görülmüş tür. Erkek çocuklarının yürütücü işlev performansının kız çocukların dan daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Yaş ve cinsiyete ek olarak, KSB şiddet düzeyi arttıkça yürütücü işlev performanslarının düştüğü sonucuna ulaşılmıştır. Sonuç: Bulgular, KSB olan çocukların yürütücü işlev performanslarının yaş, cinsiyet ve KSB şiddet düzeyine göre an lamlı şekilde farklılaştığını göstermektedir. Yürütücü işlev perfor mansları, 45-59 aylık, erkek ve KSB şiddeti yüksek çocuklarda, 60-72 aylık, kız ve KSB şiddeti düşük çocuklara göre daha düşüktür. Bu de ğişkenler göz önünde bulundurularak yürütücü işlev becerilerinin de ğerlendirilmesi ve desteklenmesi, terapi sürecinin verimliliğini artırabilir.
- ArticleAçık Erişim2025Analysis of the Factors Affecting Energy Drink Consumption Among University Students: The Case of Erzincan Binali Yıldırım University
Kumbasaroglu, Hediye
The aim of this study is to identify the factors influencing energy drink consumption habits among students at Erzincan Binali Yıldırım University. Within the scope of the research, an online survey was administered to 288 university students. The collected data were analyzed using descriptive statistics, frequency analyses, a 5-point Likert scale, and Binary Logistic Regression methods. The mean level of concern regarding health effects among students who consume energy drinks (M = 2.75) was found to be lower than the overall sample average (M = 2.85), suggesting that these students tend to downplay the associated health risks. High agreement levels with statements such as “consumed more in social environments” (M = 2.88) and “consumption increases when with friends” (M = 2.75) indicate a strong influence of social context on consumption behavior. Psychological assessments revealed low levels of concern, suggesting that students perceive energy drinks primarily as a means of improving physiological performance rather than being emotionally driven. According to the Binary Logistic Regression results, factors such as age and family income negatively affect energy drink consumption, whereas variables such as social media use, academic level, and spending amount positively contribute to increased consumption. Additionally, students who prefer alternative beverages in the morning were significantly less likely to consume energy drinks. In conclusion, it is recommended that awareness be raised among students regarding the potential risks of energy drinks, social media advertising be regulated, and healthy beverage alternatives be promoted more effectively.
- Review ArticleAçık Erişim2025Pathogenesis of Amiodarone-Related Toxicity
Aksakal, Enbiya; Suleyman, Halis; Bulut, Seval
Amiodarone is an antiarrhythmic drug widely used to treat atrial and ventricular arrhythmias. On the other hand, amiodarone can cause toxicity in many organs such as the heart, lungs, gastrointestinal tract, liver, eyes, thyroid, and skin during and after treatment. The tendency of amiodarone to accumulate in organs with a high lipid content increases its half-life and causes prolonged therapeutic and toxic effects. Oxidative stress is thought to be the main factor in amiodarone-induced tissue damage. Amiodarone has been shown to cause oxidative damage through an increase in reactive oxygen species (ROS) and a decrease in aioxidants. Amiodarone also disrupts the mitochondrial respiratory chain and decreases adenosine triphosphate (ATP) levels, which are among the causes of toxicity. Amiodarone has also been shown to increase levels of pro-inflammatory cytokines. The increase in these cytokines may further increase ROS levels and exacerbate the damage. On the other hand, the structural feature of amiodarone has been considered another cause of toxicity, and thyroid damage has been attributed to its similarity to thyroxine and iodine content. Considering the widespread use of amiodarone, toxic effects and prevention of toxicity become more important. Given the significant role of oxidative stress and inflammation in amiodarone-related toxic effects, antioxidant and anti-inflammatory therapies are emerging as promising strategies to mitigate these adverse effects. In addition, studies to maintain cellular ATP levels at physiological levels may emerge as an important treatment strategy to prevent amiodarone toxicity.
- ArticleAçık Erişim2025Sporcu Öğrencilerde Spor Tükenmişliği: Bilişsel Esneklik, Sporda Görev ve Ego Yönelimi ile Spor Kaygısının Rolü
Korkmaz, Burak Can; Ari, Ahmet Emin
Bu çalışma bilişsel esneklik ve spor tükenmişliği arasındaki ilişkide spor kaygısı, görev ve ego yöneliminin aracılık rolünü incelemiştir. Araştırmanın katılımcıları 155 kız (39%) ve 242 erkek (61%) olmak üzere toplam 397 spor lisesi öğrencisinden oluşmaktadır. Araştırmaya katılan öğrencilerin yaşları 13 ila 19 arasında değişmektedir (x̄=16.26, SD=1.218). Çalışma için verilerin toplanmasında Bilişsel Esneklik Envanteri, Sporda Görev ve Ego Yönelimi Ölçeği, Spor Kaygısı Ölçeği ve Spor Tükenmişliği Ölçeği kullanılmıştır. Bu çalışmanın bulgularına göre spor kaygısı ile ego ve görev yönelimi faktörlerinin bilişsel esneklik ve spor tükenmişliği arasındaki ilişkiye aracılık ettiği saptanmıştır. Yüksek bilişsel esnekliğe sahip spor lisesi öğrencileri sporda karşılaştıkları kaygılı durumlarla etkili bir şekilde baş etmektedirler. Spor kaygısı azalan, ego ve görev yönelimi artan spor lisesi öğrencileri için çevrelerindeki uyarıcıların daha az rahatsızlık verici olarak algılanması sayesinde spor tükenmişlikleri azalma eğilimindedir. Spor lisesi öğrencilerinin spor tükenmişliğinden korunması adına okul müfredatının ve önleyici stratejilerin spor kaygısı ile ego yönelimini azaltma ve görev yönelimini artırmaya yönelik dizayn edilmesi önemli görülmektedir. Bilişsel esneklik ve görev yönelimini hedef alan kazanımların spor lisesi programlarında yaygınlaştırılması öğrencilerin tükenmişlikten korunarak sporda işlevselliklerinin artmasına yardımcı olabilir. Takım sporlarının görev yönelimini artırıcı etkisi göz önüne alındığında spor liselerinde bireysel sporların yanında takım sporlarının da yaygınlaştırılmasının spor tükenmişliğinin önüne geçilmesinde etkili olacağı düşünülebilir.
- ArticleAçık Erişim2025İstismarcı Yönetimin Etkileri: Hemşirelerde Üretkenlik Karşıtı İş Davranışları, Adalet ve Sanal Kaytarma Arasındaki İlişki
Agaoglu, Ferhat Onur
Amaç - Hemşirelerin istismarcı yönetim algılarının üretkenlik karşıtı iş davranışları üzerindeki etkisini tespit edip bu ilişkide hemşirelerin adalet algılarının aracı ve sanal kaytarma davranışlarının düzenleyici rolünün tespit edilmesi amaçlandı. Yöntem - Araştırma tanımlayıcı-ilişki arayıcı türde ve kesitsel olarak tasarlanmıştır.Basit rastgele örneklem yöntemi kullanılarak gerçekleştirildi. Araştırma amacı doğrultusunda örneklemi, Türkiye’nin Doğu Karadeniz bölgesinde yer alan küçük ölçekli üç kamu hastanesinde görev yapan 378 hemşire oluşturdu. Bu araştırma çalışmanın amacına bağlı olarak geliştirilen beş soruluk demografik bilgi ölçeği, on beş soruluk istismarcı yönetim, otuz üç soruluk üretkenlik karşıtı iş davranışları, altı soruluk algılanan adalet ve on dört soruluk sanal kaytarma ölçeği kullanılarak gerçekleştirildi. Bulgular - Araştırma sonuçlarına göre; istismarcı yönetimin üretkenlik karşıtı iş davranışını anlamlı ve pozitif etkilediği, istismarcı yönetimin adalet algısını anlamlı ve negatif olarak etkilediği, adalet algısının üretkenlik karşıtı iş davranışını anlamlı ve negatif olarak etkilediği tespit edilmiştir. Ayrıca adalet algısının, istismarcı yönetim ile üretkenlik karşıtı iş davranışı arasındaki anlamlı ilişkide aracı role sahip olduğu ve bu anlamlı ilişkide sanal kaytarmanın düzenleyici role sahip olduğu tespit edilmiştir. Tartışma - Hemşirelerdeki yüksek istismarcı yönetim algısının üretkenlik karşıtı iş davranışlarını etkileyebileceği ve bu etkide adalet algısının aracı rolünün olduğu tespit edilmiştir. Bu sonuca göre hemşireler, adil bir şekilde muamele gördüklerini algılarlarsa, istismarcı yönetim davranışlarının olumsuz etkilerini daha kolay tolere edebilirler. Bu durum üretkenlik karşıtı iş davranışlarının da azalmasına katkıda bulunabilir. Ayrıca hemşirelerin istismarcı yönetim algılarının üretkenlik karşıtı iş davranışları üzerindeki etkisinde adalet algısı aracılığıyla sanal kaytarma davranışlarının düzenleyici role sahip olduğu gözlemlendi.
- ArticleAçık Erişim2025Clinical outcomes and etiological factors in ocular chemical and thermal burns
İlhan, Hatice Deniz; Pota, Çisil Erkan; Öcal, Olgar; Şerifoğlu, Özge Ekin Geçer
Objective: To evaluate the clinical findings of patients admitted to the emergency department due to thermal and chemical ocular burns and to investigate the etiological causes. Material and Methods: Four hundred seventy-four (9.8%) chemical and thermal ocular burn cases presented to the emergency department of Akdeniz University Faculty of Medicine between 2019 and 2024 were evaluated. Patients' age, gender, exposure, initial examination findings, and post-treatment permanent damage status were evaluated. Results: Of the 474 patients included in the study, 82.1% were adults and 17.9% were pediatric. Corneal burns were most commonly observed in the pediatric group due to adhesives, while in the adult group, bleach (sodium hypochlorite) was the most common cause of corneal burns. Bleach, adhesives, and thermal burns were observed to be the most common causes of initial examination damage, while bleach was the most common cause of permanent damage complications. Significant differences were found between the causative agents in terms of both initial examination findings and permanent complications (p<0.001, p<0.025). Bleach caused the most permanent damage. Adhesives and neutral substances were the most common causative agents in the pediatric group, while bleach and acidic substances were the most common in adults (p<0.001). Limbal ischemia was not detected in the pediatric group, and there was no difference in the complication rate between the two groups (p=0.597). Vision loss and permanent damage affecting the ocular surface were observed in 5 (1.05%) of the patients. We observed that patients may experience corneal vascularization, leukoma, symblepharon, corneal stromal scarring, and trichiasis secondary to limbal ischemia and other ocular surface problems. Conclusion: In conclusion, chemical and thermal corneal burns are serious ophthalmic emergencies. It should be noted that alkali burns lead to more severe outcomes and that early treatment is associated with better prognosis. We believe early intervention and appropriate treatment are critical in promoting healing of the ocular surface and preventing permanent vision loss.
- ArticleAçık Erişim2025Effect of Whitening Mouthrinses on Color Change of Stained Teeth: In Vitro Study
Hubbezoglu, Ihsan; Gömleksiz, Seda
Objective: This in vitro study aimed to evaluate the effectiveness of three different whitening mouthrinses on the color change and whiteness of stained teeth at different immersion times. Methods: Thirty-two human incisors teeth were stained in black tea solution for seven days and randomly divided into four groups, which were control (artifical saliva) and three whitening mouthrinses (containing tetrapotassium pyrophosphate, hydrogen peroxide, charcoal powder) (n=8). Spectrophotometric measurements were performed at baseline, after staining, after 12 hours, and 120 hours after keeping in whitening mouthrinses. The color changes and whiteness indexes occurring at different immersion times and after teeth staining were calculated. Results: The whitening mouthrinses tested showed similar changes in color change while exhibiting color change above the clinically acceptable threshold. Regarding whiteness index values, the highest value was obtained in the mouthrinse containing hydrogen peroxide with an immersion time of 120 hours (P < 0.05). While there was no significant difference in color change values at different immersion times, it was observed that the whiteness index values increased with increasing immersion time. Conclusion: Whitening mouthrinses can provide a clinically noticeable color change in discolored teeth. It can be said that using mouthrinses containing peroxide can provide more effective whitening on stained teeth.
- Review ArticleAçık Erişim2025The Use of Metyrosine in the Treatment of Pheochromocytoma and Paraganglioma Patients: A Review of the Literature
Suleyman, Halis; Babayeva, Mansura; Çakır, Osman Kağan; Huseynova, Gulbaniz
Metyrosine (α-methyl-parathyrosine) functions as an inhibitor of tyrosine hydroxylase, thereby impeding the conversion of tyrosine to 3,4-dihydroxyphenylalanine. This reaction represents the rate-limiting step in the synthesis of catecholamines. This review examines the mechanisms of metyrosine action and its application for treatment purposes. The published literature was collated from a range of scientific databases, including PubMed, SciFinder, ScienceDirect, Wiley Online Library, Google Scholar and Web of Science. The use of metyrosine has been demonstrated to reduce catecholamine biosynthesis in patients with catecholamine-secreting pheochromocytoma and paraganglioma. The safety and efficacy of metyrosine in the treatment of pheochromocytoma and paraganglioma is substantiated by empirical evidence from studies demonstrating its general tolerability and clinical practice use. Metyrosine has been shown to potentially mitigate the occurrence of surgical complications by enhancing intraoperative hemodynamics. Studies have demonstrated that the administration of metyrosine prior to pheochromocytoma and paraganglioma surgery reduces the risk of hypertensive crisis and severe hypertension, as well as intraoperative haemodynamic variability. It is imperative that further research is conducted to elucidate the pharmacokinetics, intricate molecular mechanisms, and safety profile of methyrone. To this end, the utilization of meticulously designed randomized clinical trials is crucial.
