Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları

Alt birimler

Araştırmacılar(33)

Birim yayınları

64 →
  • ArticleYalnız künye2025
    Uzlaşma Kurumunda İdarenin Takdir Yetkisinin Sınırları

    Ayrangöl, Zülküf; Kır, Bahadır

    Alacaklı vergi idaresi ile borçlu vergi yükümlüsünün aralarında doğmuş ya da doğacak uyuşmazlığı, karşılıklı ödünlerle, gidermek üzere anlaşmaları şeklinde kısa bir tanımı yapabileceğimiz uzlaşma kurumu hayatımıza 1963 yılında girmiştir. Hayatımıza girdiğinden bugüne değin üzerindeki tartışmaların bitmediği uzlaşma kurumuna yönelik en önemli eleştiri ise anayasal ilkelere aykırılığıdır. Uzlaşma ile vergiden fedakârlık edilmesinin vergilerin kanuniliği ilkesini zedelediği, vergi konusunda idarenin herhangi bir takdir yetkisinin olmadığı doktrinde ele alınmaktaydı. 7524 sayılı Kanun’un 2024 yılı Ağustos ayında yayımlanarak yürürlüğe girmesi ile vergi aslı uzlaşma kapsamından çıkartılmıştır. Böylece vergi idaresinin uzlaşma müzakerelerindeki vergi aslına yönelik takdir yetkisi ortadan kaldırılmıştır. Vergi Usul Kanununda değişiklik yapılmasına karşın Uzlaşma Yönetmeliği ve ilgili Tebliğde değişiklikler ise hala yapılmamıştır. Vergi aslının uzlaşma kapsamından çıkartılmasına karşın cezalar noktasında idarenin takdir yetkisi devam etmektedir. 60 yıldır hayatımızda olan uzlaşma kurumu kapsamından vergi aslı çıkartılsa da uzlaşma üzerindeki tartışmaların devam edeceği görülmektedir.

  • ArticleYalnız künye2025
    Ceza Muhakemesi Kanunu’nda Yapılan Son Değişiklikler ve Anayasa Mahkemesi Kararları Çerçevesinde Adli Kontrol Koruma Tedbirine İlişkin Bir Değerlendirme

    Öztürk, Nurten

    Koruma tedbirleri, ceza muhakemesinin yürütülmesini sağlamaya, yapılan muhakeme neticesinde uyuşmazlık konusu olaya ilişkin bir karar vermeye ve verilen kararın infazını gerçekleştirmeye yönelik tedbirlerdir. Adli kontrol koruma tedbiri de 2005 yılı itibariyle değişen ceza adaleti sistemimizde kişi hürriyetinin korunması ve tutuklama koruma tedbirine alternatif olması amacıyla getirilmiş bir koruma tedbiridir. Ceza Muhakemesi Kanunu yürürlüğe girdikten sonra pek çok kez değiştirilmiş ve tedbir kapsamında belirlenecek yükümlülüklere yenileri eklenmiştir. Bu kapsamda çalışmada, 6352, 7242 ve 7331 sayılı Kanunlarla yapılan değişiklikler incelenerek, adli kontrolün kişi hak ve özgürlüklerini koruma işlevine vurgu yapılmıştır. Adli kontrol tedbiri ile tutuklama ile ulaşılmak istenen amaca, kişi hürriyetine tutuklama kadar zarar vermeden ulaşılabilir. Çalışmada adli kontrol tedbiri, şartları, tedbir kapsamında başvurulacak yükümlülükler hakkında genel bir açıklama yapılmıştır. Ayrıca uygulamada 8. Yargı Paketi olarak bilinen 7499 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile adli kontrol koruma tedbiri açısından yapılan değişiklikler ele alınmıştır. Adli kontrolün uygulama istatistikleri ve suçluluk oranları üzerinden etkisi değerlendirilmiş, masumiyet karinesi ve ölçülülük ilkesi bağlamında bu tedbirin önemi vurgulanmıştır. Bununla birlikte, adli kontrol tedbiriyle ulaşılmak istenen amaçların hangi şartlarda sağlanabileceği detaylandırılmıştır. Tazminat düzenlemelerine ilişkin kanuni boşluklar ve Anayasa Mahkemesi kararları ışığında eleştiriler sunulmuş, tedbirin uygulanmasında var olan sorunlara dikkat çekilmiştir.

  • ArticleAçık Erişim2025
    Does the Rise of Naturalism Mean the End of Conceptual Analysis in the Methodology of Jurisprudence?

    Dinç, Uğur

    Recently, the method of conceptual analysis as the presumed method of analytic jurisprudence has come under attack by Brian Leiter. Relying on W.V.O. Quine’s naturalized epistemology displacing analytic-synthetic distinction on truth, Leiter offered the rejection of conceptual analysis and the adoption of naturalist method committed to doing empirical research in pursuit of providing cause-effect type of explanations in law. He argues that since conceptual analysis relies on the a priori intuitions of the conceptual theorist, this method fails to deliver the universal and necessary truths it set out to deliver. In this essay, I will analyse whether the charges Leiter levels at conceptual analysis stick to it. Drawing on the works of contemporary conceptual jurisprudents, I will conclude that conceptual analysis is secure from the defects that Leiter accuses it to have. I will argue that the questions the naturalist method and the method of conceptual analysis can succeed to answer are different sorts of questions about the law; conceptual analysis does proceed on a posteriori reasoning and its arguments are best construed as necessary truths upon contingent grounds. As a result, the naturalist method fails to replace the method of conceptual analysis.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • ArticleAçık Erişim2025
    Osmanlı Kanunnameleri ve İstanbul Şer’iye Sicilleri Çerçevesinde Tazir Cezaları

    Artukoğlu, Muhammed Necat

    Bu çalışma, Osmanlı kanunnameleri ve şer’iye sicilleri bağlamında Osmanlı ceza hukukundaki tazir cezalarına odaklanmaktadır. Tazir suç ve cezaları; Şari’in hakkında, Kur’an-ı Kerim veya hadis-i şeriflerle belirli bir ceza tespit etmediği, ancak toplumda karmaşaya neden olduğu için Şari’ tarafından yasaklanmış olan suçlardır. Osmanlı hukukunda Tanzimat dönemine kadar tazir suç ve cezalarının düzenlenmesi umumi kanunnameler yoluyla olmuştur. Tanzimat döneminde ise 1840, 1851 ve 1858 yıllarında üç tane ceza kanunnamesi çıkarılmış ve tazir suç ve cezaları bu kanunnamelerde düzenlenmiştir. Osmanlı’da, tazir cezası olarak da “ölüm”, “hapis cezası (hapis cezasının özel infaz şekilleri olan kürek cezası, pran- gabentlik cezası ve kalebentlik cezası)”, “para cezaları”, “darb (sopa) cezası”,“sürgün cezası” gibi cezalar verilmiştir. Ayrıca çok sayıda şer’iye sicilinden an- laşılacağı üzere yukarıda bahsedilen ve bunlardan ayrı çeşitli tazir cezaları sıklıkla uygunsuz eylemi gerçekleştirene verilmiştir. Bu çalışma, önce İslam ceza huku- kunun genel özelliklerini ile had-kısas-tazir suçlarının sınıflandırılmasını ve esa- sen Osmanlı dönemindeki tazir suç ve cezalarını bilhassa kanunnameler ve şer’iye sicillerinden yararlanarak sınırlandırıp incelemektedir. Çalışmada varılan sonuç yapılan hukuki düzenlemeler ile uygulamanın sıklıkla birbiriyle uyum içinde ol- duğu yönünde olmuştur.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • ArticleAçık Erişim2025
    Çalışma Ceza Hukuku Bağlamında Çocuk ve Genç İşçileri Çalıştırması Yasak Kişilerin Belirlenmesi

    Özer, Hatice Duygu; Öztürk, Nurten

    Çocuk ve genç işçilerin çalışma hayatında maruz kaldığı zorluklar nedeniyle iş mevzuatımızda koruyucu nitelikte hükümlere yer verilmiştir. Bu hükümler genellikle çocuk ve genç işçinin çalışmasının yasaklanması/sınırlanması ve iş ilişkisinin kontrollü bir biçimde yürütülmesi şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda ele aldığımız koruyucu düzenleme ise, çocuk ve genç işçileri, onlara hiyerarşik olarak üstün konumda olan işveren ve işveren vekiline karşı korumayı amaçlanmaktadır. Çocuk ve Genç İşçilerin Çalıştırılma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik ile düzenlenen, işveren veya işveren vekilinin çocuklara karşı işlediği suçlar ya da yüz kızartıcı suçlardan dolayı, birlikte çalıştığı çocuk ve gençlere zarar verme olasılığı bulunmasından dolayı getirilmiş çalıştırma yasağı çalışmamızın temel içeriğini oluşturmaktadır. Konuyu ele alırken iş hukuku boyutuyla çalışma ilişkisine etkisi ve ceza hukuku boyutuyla yasağa konu olan suçların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Benzer bir düzenlemenin bulunduğu Alman hukuku ile mukayeseli olarak incelenen hükmün uygulanabilirliği üzerinde eleştirilere ve önerilere de yer verilmeye çalışılmıştır.

    • SDG 8 · İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme
    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • ArticleAçık Erişim2025
    Hukuk Kuralları Çatıştığında Dikkate Alınan Esaslar Doğrultusunda Sulh Başvurusu Sonuçlanmadan Dava Açılıp Açılamayacağının ve Sulh Başvurusunda Zımni Ret Süresinin Kaç Gün Kabul Edileceğinin Değerlendirilmesi

    Akkoyunlu, Sencer Abdullah

    İdari işlemler dolayısıyla hakları ihlal edilenler, kural olarak doğrudan tam yargı davası açarak haklarının yerine getirilmesini (zararlarının tazminini) isteyebilirler. Ancak dilerlerse doğrudan dava açmak yerine öncelikle dava açma süresi içerisinde idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini de isteyebilirler. Kişilerin uğradıkları hak ihlalinin giderilmesi için doğrudan dava açmak yerine önce idareye başvurmaları halinde, yaptıkları başvurunun sonucunu beklemeden tam yargı davası açmaları mümkündür. Zira idari işlemlere ilişkin olarak idari başvuruda bulunmak ihtiyaridir ve İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda (m.11, m.12) başvuru sonuçlanmadan dava açılamayacağı yönünde sınırlayıcı bir hükme yer verilmemiştir. Bununla birlikte 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun Hükmünde Kararname’de (m.12), idari başvuru niteliğine sahip bulunan ve yapılması ihtiyari olan sulh başvurularında başvuru sonuçlanmadan dava açılamayacağı öngörülmüştür. Dolayısıyla bu iki düzenleme arasında bir çatışma hali söz konusudur. 659 sayılı KHK ile İYUK arasındaki zımni ret süresi bakımından da çatışma hali bulunmaktadır. Zira 659 sayılı KHK’da (m.12) zımni ret süresi altmış gün olarak belirlenmiş olmakla birlikte, İYUK’ta (m.11 ve m.13) bu süre otuz gün olarak belirlenmiştir. Gerek idareye başvuruda bulunulması halinde başvuru sonuçlanmadan dava açılıp açılamayacağı gerekse de zımni ret süresinin otuz gün mü yoksa altmış gün mü olarak kabul edileceği hususunda hukuk kurallarının çatışması halinde çatışma sorunun çözümünde dikkate alınan esaslar doğrultusunda değerlendirmelerde bulunmak mümkündür.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • ArticleYalnız künye2025
    Anayasal hak çatışmalarının dengelenmesinde kültürel ögelerin etkisi

    Kokusari, Ismail

    Bu makalede kültür, haklar arasındaki çatışmaların dengelenmesine “Etki etmeli mi?”, “Etki edebilir mi?”, “Etki eder ise, bunlar hangi yollarla mümkün olur?” ve “Kültürün etkisinin oranını ölçmek mümkün müdür?” şeklindeki sorulara cevap aranmıştır. Birinci soru açısından, kültürün etki etmesi, fakat bunun sınırlı olması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Kısacası, temel hakların korunması konusunda prensip olarak evrensellik ilkesi benimsenmeli fakat bunların uygulamaya geçirilmesi konusunda ülkelerin kendi kültürüne alan açılmalıdır. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gibi makamlarca bu etki asgari bir denetime tabi tutulmalıdır. İkinci soruya dair, iç hukukta yasama tarafından kuralların konulması ve normların hâkimler tarafından yorumlanması esnasında ilgili toplumun gelenek, kültür, değer vb. birçok unsurunun, zımnen veya açıkça etkili olabileceği kanaatine varılmıştır. Üçüncü soru kapsamında ise yasa yapma esnasında kültürün etkisi tespit edildiği gibi yargısal organların hak çatışmalarını dengelerken, çeşitli takdir yetkileri (yapısal, olgusal ve normatif), içsel gerekçelendirme (tartım formülü) ve dışsal gerekçelendirme araçları kapsamında kültürün etkisi araştırılmıştır. Bu bağlamda, içsel gerekçelendirmede, tartım formülüne kültürün bir değişken olarak entegre edilemeyeceği fakat tartım formülündeki değişkenlere (öncüllere) verilen değerlerin bulunması ve gerekçelendirilmesi olarak görülen “dışsal gerekçelendirme” aşamasında kültürün etkisinin bulunduğu sonucuna varılmıştır. Dışsal gerekçelendirme içinde, Türk Anayasa Mahkemesinin ezan ve Ramazan davulcusu ile ilgili kararı ile Federal Alman Anayasa Mahkemesinin Kutsal Cuma kararı etrafında, geliştirdiğimiz bazı kriterler vasıtasıyla kültürün etkisi araştırılmış ve bu etkinin var olduğu kanaatine ulaşılmıştır. Son soruya yönelik olarak, nicel bir yöntem ile oransal olarak kültürün etkisini ölçmenin mümkün olmadığı sonucuna varılmıştır. Fakat kültürün etkisinin de en azından “düşük”, “orta” veya “yüksek” olarak belirlenebileceği kanaatine ulaşılmıştır.

  • ArticleAçık Erişim2025
    A Case Study of The French Constitutional Council as an Institution within the Framework of the Problem of the Necessity of Constitutional Judiciary for the Protection of Fundamental Rights and Freedoms

    Evliyaoglu, Selcuk Abdullah

    The authorities responsible for constitutionality auditing at the present time inspect whether some norms are contrary to the constitution therefore assume an important role in protecting the fundamental rights and freedoms of citizens. It is possible that responsible authorities may occasionally criticized while carrying out this duty based on dissatisfaction of involving parties. However these criticisms may reach to levels whether to reduce the authority of constitutional courts or even abolish them since they are redundant. Within the framework of these discussions,one of the authorities responsible for constitutionality auditing, the French Constitutional Council is examined in this study as an example. As is agreed upon in French doctrine, constitutional courts and constitutional judges have important duties in terms of protecting fundamental rights and freedoms, and in France, the Constitutional Council is the competent authority. However, it was not easy for the French Constitutional Council to reach its current position. The study reveals the functional evolution of the Council in the historical process. The Council, which was described as the guardian of the executive power in the first stage, now appears as a guardian of freedom in terms of protecting fundamental rights and freedoms. As a result, even an institution designed as the guardian of the executive power, while continuing its duty in the context of constitutional judiciary, seems to have automatically assumed the duty of protecting freedoms. This situation draws attention to the necessity of constitutional jurisdiction in terms of protecting fundamental rights and freedoms.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • ArticleYalnız künye2024
    Davetle müdahale bağlamında kuvvet kullanmaya verilen rızanın kuvvet kullanma yasağı ile nasıl bağdaştırılacağı sorunsalı

    Alanur, Nesrin Dabanlıoğlu

    “Talep üzerine askeri yardım, kuvvet kullanımına rıza” olarak da ifade edilen “davetle müdahale” kavramı, esas olarak bir devletin kendi yetki alanı dahilinde iç çatışma ve benzeri bir durumu bastırmak için bir başka devletin kuvvet kullanımına rıza gösterebileceği fikrine dayanmaktadır. İlk bakışta uluslararası hukukta “müdahale etmeme ilkesi”nin ya da Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2/4. maddesinde yer verilen uluslararası ilişkilerde “kuvvet kullanma yasağı”nın ihlali olarak görülebilecek bu doktrinin hiçbir bağlayıcı uluslararası belgede yer almamasına rağmen uluslararası toplumda genel kabulü ve yaygın uygulaması karşısında hangi hukuki dayanakla meşrulaştırılabileceğinin ele alınması önemlidir. Bu çalışmada, devletlerin kendi yetki sınırları dahilinde kuvvet kullanılmasına verdikleri rızanın kuvvet kullanmayı hukuka uygun hale getirme üzerindeki etkisi ve uluslararası hukukta kuvvet kullanma yasağının jus cogens statüsü ile rıza üzerine kuvvet kullanılmasının nasıl bağdaştırılacağı sorunu irdelenmektedir.

  • ArticleYalnız künye2024
    Kudüs’ün Statüsü Üzerine Tartışmaların Hukuki Değerlendirmesi

    Ünlü, Ömer

    Yüzyıllardır dini ve kültürel önemi sebebiyle dünyanın dikkatinin üzerinde olduğu Kudüs şehri, 20. yüzyılın başlarında tecrübe ettiği Avrupa müdahalesiyle birlikte, Siyonist bir taarruza maruz kalmıştır. Bölgede İngiliz idaresi altında inşa edilen fiili durum tahlil edilmeden sonraki sürecin sağlam bir hukuki temelde tahlil edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla Kudüs’ün hukuki durumu ele alınırken İngiltere döneminde Filistinli Araplar aleyhine inşa edilen statüko çerçevesinde yaşanan gelişmelerin ele alınması, süreç içerisinde yaşanan hukuka aykırılıkları göstermek ve BM nezdinde Kudüs ile ilgili verilen kararların geçerliliğini tahlil etmek için vazgeçilmezdir. 1947’de BM Taksim Kararı ile kendisine uluslararası bir statü tanınması öngörülen Kudüs’ün 1949 Mütareke Hattı’yla doğu ve batı şeklinde fiili olarak ayrılması sonrasında şehrin uluslararası statüsünün korunması gerektiğine dair kanaat BM Genel Kurulunca yinelenmeye devam etmiştir. Ancak İsrail’in 1967 Saldırısı’yla şehrin doğu yakasını da ele geçirmesi neticesinde, şehrin işgal edilmişliğinden söz edilmeye başlanmıştır. İki devletli çözüm önerileriyle birlikte, şehrin ayrılarak Filistin’in şehrin doğu yakasında, İsrail’in ise batı yakasında egemen olacağı fikri ön plana çıkmıştır.

Tam Kayıt
AlanDeğerDil
dc.date.accessioned2026-10-21T10:22:09.929358311Z
dc.date.available2026-10-21T10:22:09.929358311Z
dc.identifier.urihttps://rdlopen.rawdatalibrary.net/r/ebyu/28248
dc.rightsinfo:eu-repo/semantics/openAccess
dc.titleKamu Hukuku Bölümütr
dspace.entity.typeOrgUnit
organization.identifier.codehukuk-kamu-hukuku
organization.unitTypedepartment
rdl.unit.alias\bkamu hukuku bolumu\b